$

Dolar

49,1261

€

Euro

55,4026

£

Sterlin

65,1512

₣

Frank

59,2882

₺

Gram Altın

6.542,5400

₿

Bitcoin

4.147.329

$

Dolar

49,1261

€

Euro

55,4026

£

Sterlin

65,1512

₣

Frank

59,2882

₺

Gram Altın

6.542,5400

₿

Bitcoin

4.147.329

Makale 03.10.2026 9 dk okuma

“Fon”ların geçmişi ve “manevi”yi yanlış anladılar

Paylaş:

Bilmediğin konunun cahiliysen orada susmak en büyük erdem olur. Bunun için de oldum olası başta ekonomi ve spor tartışmaları olmak üzere birçok konunun tartışmasına girmem ama bildiğim konularda da sonuna kadar fikir yürütür, acı da olsa bile gerçekleri - doğruları söylemekten imtina etmem ve birilerinin incinmesi, “aaa, sen de mi böyle düşünüyorsun?” demesi de umurumda olmaz.

Neden biliyor musunuz;

Bizler; hiçbir şahsî ikbal düşünmeden, koltuk - mevki ve makam beklentisi içerisine girmeden din – devlet, vatan – millet, dava – ideoloji dedik ve bir taraftan bunların mücadelesini verirken diğer bir taraftan da ceremesini çektik. Bunu; birilerinin cepleri iyice şişsin, nepotizme şapka çıkartırcasına efradı kadro – koltuk ve köşe başlarını doldursun diye yapmayıp bu mücadeleyi de boşu boşuna vermedik. “Çeyrek asırlık iktidar” hazin bir şekilde sonlanırsa şimdiden söylüyorum, bunun müsebbipleri bellidir; herkes yanına - yakınına baksın, inanınız ki onları görecektir.

Son bir hafta - on gündür “fon” üzerinden yapılan soruşturma ve operasyonlardan sonra gerçekler çürük armut gibi birer birer dökülmeye başladı ve ortaya çıkan her bir “görüntü” de bizleri “neden bu hâle geldik?” sorusuyla yüzleşmek zorunda bıraktı. Toplum mu bu kadar bozuldu, yozlaştı, çürüdü yoksa zaaflar – kirlilikler zamanla mı meydana çıktı? Bu sorunun cevabını herkes kendi zaviyesinden bakarak veriyor ama bu cevaplar sorunun çözümüne yardımcı olmuyor – olamıyor, bunu da bilin istiyorum!..

Ülkemizdeki “fon” tartışmaları öteden beri bilinen bir gerçektir. 1983’ten itibaren ANAP rüzgârının iyi estiği dönemlerde 1986 yılında 3294 sayılı kanunla “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu” adıyla bir “fon” kurulmuştu. Anayasamızda yer alan “sosyal devlet” ilkesinden hareket ederek fakir – fukara – kimsesiz kişilere devlet tarafından maaş bağlanması için kurulan bu fonun halk arasındaki adı “Fakir Fukara Fonu” yani kısaltılmış adıyla “FAK – FUK – FON” du. Bu fona aktarılan paralarla; maaşlar ödeniyor, fona kayıtlı ya da “yeşil kart” ı olan herkes hem maaşını alıyor ve hem de sosyal güvenceden yararlanmış oluyordu. Yalnız art niyetli olan kişiler ile çıkmaza giren – parasız kalan devrin iktidarı “fon” a aktarılan paraların fazlalığını görünce başka “fon” ları da kurarak buralarda toplanan paraları “hiç” etmişlerdi. O zamandan hatırlıyorum; Gazeteci – Yazar Abdurrahman DİLİPAK ağabeyimiz “Fonlar fonunu buldu, Hazine Yağma Olsun” başlıklı bir yazı kaleme almış, kendi üslubunca güzel de bir eleştirmişti.  

(“Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu” (FAK – FUK - FON) yıllar sonra “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı” adıyla ilçelerde kaymakamlık ve illerde ise valilik bünyesine alınmış ve faaliyetlerini de böylelikle devam ettirmişlerdir.)

1986 yılından bu yana köprülerin altından çok su da geçmiş olsa bile artık bu fon (FAK – FUK - FON) yerini zenginlerin cirit attığı – köşelerin dönüldüğü fonlara bırakmış. Doğru ya; 40 yılda zenginleşmeyi bilmeyen fakir – fukara bırakın öyle kalsın, mantık – yanlış olsa da – bu!...

2018 yılından bu yana devam eden finansal krizlerin üzerine korona virüsün olumsuzlukları tuz biber olunca insanlar daha farklı kaynaklardan medet ummaya (!) başladılar. Dolar - euro gibi “dövizler” ile hisse senedi gibi “kâğıtlar” dan, altın – gümüş gibi “değerli madenler” den, “coin” (bundan anlamadıkları halde para yatıran kişilere “koyun” diyorum) gibi “dijital materyaller” den “getiri” elde edemeyenler artık bir koyup bin değil milyon aldıkları “fon” lara “yatırım” (!) yapmaya başladılar. Bazıları paralarını milyona ve hatta milyara katladıktan sonra “akıllı” (!) davranıp “fon” dan çıkmış ve bunun bir şekilde patlayacağını anlayınca kapağı yurtdışına atmış, bazıları da hem paralarını ve hem de “gelecek” adına kurdukları hayalleri ile ümitlerini kaybetmiş. Burada da şunu sormak gerekiyor; Nasreddin Hoca’nın meşhur “kazan hikâyesi” ni duymadınız mı; Kazan her zaman doğurmaz, bazen de ölür!...

“Gelecek” adına yapılan “Yatırım araçları” başlı başına risk taşır ancak fon soruşturmalarıyla birlikte bunların içerisinde olan kişileri ve kazançlarını görünce insan ister istemez “birçok kişi böyle bir yolsuzluk – usulsüzlüğün içerisine girerken sizlerin bunların arasında ne işi vardı?” sorusu aklımıza gelmiyor değil. Bunu başlı başına “zaafa yenilmek” olarak da görmeyin. Merhum Mustafa ÇALIK hocamızın da deyimiyle düsturunuz şu olmalıydı; “Devlete talipseniz, servete de marifete de talip olmayacaksınız!”. Hadi diyelim bu düsturu aklınızdan çıkardınız, o zaman da Cenap ŞAHABETTİN’in “İnsan yükseğe çıktıkça pantolonundaki yamanın görünme ihtimali artar” sözünü “ilke” edinmiş olsaydınız. Gerçeklerin; bir gün öyle ya da böyle apaçık bir şekilde ortaya çıkacağını hiç düşünmediniz mi?!...

Fon soruşturmalarıyla birlikte bu fonlardan usulsüz ve aşırı kazanç elde edenlerin isimleriyle birlikte kim oldukları ortaya çıkınca hepimiz hayretler (!) içerisinde kaldık, neden kalmayalım değil mi;

Fatma Betül SAYAN KAYA; Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bizzat şahsi tarafından “manevi kızım” diye sahiplenilen ve aile efradıyla birlikte belli yerlere getirilen kişilerin başında yer almaktadır. Hem parti üst düzey yönetimlerinden istifa etmek ve hem de alınan paralara el konulması, bu tarz şeylere asla ve asla prim vermeyen Cumhurbaşkanımız Sayın ERDOĞAN’ın güvenini yeniden kazanacağı anlamına gelmeyecektir. F.B.S.K., yaptığıyla birlikte hem kendisinin ve hem de diğer kardeşlerinin isimleri – konumlarını tehlikeye atmış ve böylelikle nepotizmin nelere sebep olduğunu da ortaya koymuştur.

Erdin ÖZEL; Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan Tera Portföy Yönetim Kurulu Başkanı olan ve yaşına rağmen son derece lüks bir hayat yaşayan – özel jetleriyle oradan oraya uçan bu kişiye de AK Parti’nin bir zamanlar ağır – etkili – yetkili kişilerinden biri olan eski bakanlardan Faruk ÇELİK de “manevi oğlum” demiş ve öyle tanıtmıştı.

Bu iki örnek de şunu gösteriyor ki; Ya bu “manevi” de ya da bu kişilerde bir sıkıntı var. Şaka bir yana kimse beni “manevi oğlum” diye tanıtmadı, tanıtmasını da istemem. Böyle bir “manevi” sahiplenmeden sonra rezil olacak işlerin içinde olmak apayrı bir utanç konusu ve aynı zamanda da çok büyük bir vefasızlık olur.

Mustafa YAZICI; Cumhurbaşkanımız ERDOĞAN’ın yol ve dava arkadaşı /eskiden beri de avukatı ve Rize’den de hemşehrisi olan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı – Rize Milletvekili Hayati YAZICI’nın oğludur. Bu kişi “fon soruşturması” kapsamında ifade vermiş, hakkında “yurtdışına çıkış yasağı” konularak adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir.

Zaman geçtikçe farklı isimler de ortaya çıkmaya devam edecektir. Ancak “kandırıldık” – “aldatıldık” – “böyle olduğunu bilmiyorduk” diye bunların arkasına saklanıp “alanlar” mı, borsa – aracı – portföy yönetim ve yatırım şirketleri gibi bu paraları “verenler” – “aracılık” edenler mi, ilgili bakanlıklar başta olmak üzere SPK – BDDK -  DDK - MASAK - Borsa İstanbul - MKK – Takasbank - KGK - portföy saklama ve bağımsız denetim kuruluşları, bankalar gibi “resmî” – “yarı resmî – yarı özel” ya da özel sektör kuruluşların sorumluluğunda olduğu halde yapılanları bilmeyen (!) veya göz yumanlar mı? Kabahat kaftan olsa da kimse üzerine almak istemese bile er ya da geç sorumlu ve suçlular ortaya çıkacak ve herkes hak ettiğini de bulacaktır. Ancak bunca kurum ve kuruluşlar arasında sahi sizce de “suçlu” ya da “suçlular” kim?!...

TBMM Meclis Başkanvekili – MHP’li Sayın Celal ADAN’ın deyimiyle “Kim hırsızsa şerefsizdir!” mi diyelim yoksa ABD’li aktör Morgan FREEMAN’ın deyimiyle “Dünyanın en şerefsiz insanları, yanlış olduğunu bile bile çıkarları için yanlışı savunan insanlardır” mı diyelim, Sezai KARAKOÇ’un deyimiyle “Dava için para kazanmaya giden adamların hiçbiri eve geri dönmedi” mi diyelim, sahi siz söyleyin ne diyelim?!...

Kimse arınma, temizlik ve temizlenmekten bahsetmesin. Ayrıca “adalet sopası” yla da milleti terbiye etmeye kalkmayın. Bu davranışınız; Türkiye’nin en meşhur dolandırıcısı olarak bilinen – tanınan Sülün Osman’ın, cezaevinde “Alın teri ile Yaşamak” konulu konferans vermesine benzeyecektir yani inandırıcı olamazsınız, yemezler!...

Namık Kemal’e kulak verelim;

“Terbiye, ana kucağından başlar; her söylenilen kelime, çocuğun şahsiyetine konan bir tuğladır.”

Son söz de “özlü” olsun;

“Asalet;

Bir altın idi pul oldu.

Türlü türlü bedenlere çul oldu.

İmanın yolu keseden geçeli;

Kimi pula, kimi kula,

Kul oldu.”   

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK

Etiketler: