Bazı insanların tuhaf bir “cesaret terazisi” var… Terazinin bir kefesine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni koyduğunuzda dilleri hemen çözülüyor. Ezir üzür nane yiyorlar… Sonra da “yandım anam” Devlete gelince mangalda kül bırakmıyorlar. Cumhurbaşkanı’na gelince en ağır cümleleri kuruyorlar… Orduya gelince şüphe duyuyorlar.., Polise gelince itham ediyorlar… Yargıya gelince güvenmiyorlar… Onlara göre Türkiye’de adalet yok… Dış politikaya gelince küçümserler… Fakat aynı terazinin öbür kefesine PKK’yı, YPG’yi, terörü ve Türkiye’ye silah doğrultan yapıları koyduğunuzda nedense o gür ses kısılıyor. Kelimeler seçilmeye başlanıyor. “ama”lar, “fakat”lar devreye giriyor. sosyolojiye, jeopolitiğe, tarihe bağlanıyor ve sulandırılıyor… Ne hikmetse Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda bulunan o keskin cümleler, terör örgütleri söz konusu olduğunda bulunamıyor. Bu cesaret niçin hep devlete karşı çalışıyor? Anadolu deyimi ile Devletin eli armut mu deşirir? Bu ülkede herkes demokratik ve anayasal sınırlar içinde fikrini açıklayabilir mi? Hükümeti yerden yere vurabilir mi? Elbette. Cumhurbaşkanı’nı eleştirebilir mi? Hem de fütursuzca…. Haddi aşarak… Demokrasinin gereğidir. Türkiye’nin Suriye politikasını yanlış bulabilir mi? Bulabilir… Bunların hiçbiri tek başına suç değildir. Fakat iş, terör örgütünün propagandasına, şiddeti meşrulaştırmaya, suç teşkil eden tehdide, yabancı bir güç adına faaliyete veya Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine karşı somut suçlara geldiğinde başka bir hukuk alanına girersiniz… İşte orada devletin görevi susmak değildir. Hukuku işletmektir. Hem de öfkeyle değil. İntikamla değil. “Benden değilsin” mantığıyla değil. Delille, savcıyla, hâkimle, kanunla… Çünkü hukuk devleti, kendisine söveni hapse atan devlet değildir. Ama kendisine karşı işlenen suçu da seyreden devlet değildir. Aradaki fark budur. Hem söveceksin üstüne methiye mi döşeyecek devlet? Sosyal medyada sık sık karşılaşıyorum… Şu cevaplara bakın lütfen… “Adam konuşmuş, ne olmuş. Demokratik bir ülkede yaşıyoruz?” “Hakikaten ne olacak canım, söylediği bir sözden dolayı ; Devlet vatandaşına gece yarısı baskın mı yapar? Devlet dediğin biraz hoşgörülü olur!” Ömrü hayatında ;PKK’yı bir kez dahi eleştirmemişlere; “olabilir” cevabı veriyorlar… Türkiye’yi yerden yere vuranlara mülayim, mülayim cevaplar; “Efendim, İfade özgürlüğü!” Derler… Türkiye’nin karşısındaki bütün mahfillere sempatiyle yaklaşırlar… “Evrensel düşünüyordur!” Derler Yabancı ülkelerden Türkiye üzerinde baskı kurulmasını isterler. Üç maymunu oynarlar… Demokrasi hassasiyetidir! Devlet bütün bunları görüp bir gün “Arkadaş, sen ne yapıyorsun?” diye sorarsa da: Faşizm! Derler… “bu ülke de adalet yok derler…” Oh be ne güzel dünya! Vatandaşın devleti sorgulaması demokrasi… Devletin, suç şüphesi doğuran somut fiilleri hukuk içerisinde sorgulaması diktatörlük! Böyle demokrasi tarifi olmaz. Alparslan Kuytul’un geçmişte Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediği “kalemi kırılmıştır”, “işi bitirilecektir” mealindeki sözler yıllardır tartışılıyor. Ben buradan “Kuytul 15 Temmuz’u biliyordu” diyemem. Bunu söylemek için delil gerekir. Kendisi de böyle bir bilgisi bulunduğu iddiasını reddetti ve sözlerinin siyasi analiz olduğunu savundu. Ama vatandaş olarak şunu sormak benim hakkımdır; Bir ülkenin Cumhurbaşkanı hakkında böylesine kesin ifadeler kullanan insanın, o ülkeye karşı silahlı mücadele yürüten örgütler karşısındaki dili neden aynı berraklıkta değildir? Bu bir mahkûmiyet cümlesi değildir. Bir vicdan ve tutarlılık sorusudur. Ben aynı soruyu herkese sorarım. Devlete karşı aslan kesilip teröre karşı dili peltekleşen kim varsa… selektörüm yok… Sağcıymış, solcuymuş, İslamcıymış, sosyalistmiş, Kürt milliyetçisiymiş, Türk milliyetçisiymiş… Beni ilgilendirmiyor. Ölçümüz kişi değil, ilkedir. Asıl büyük yanlış burada yapılıyor. Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti değildir. Bir gün görevi bitecektir. Başka bir Cumhurbaşkanı gelecektir. AK Parti devlet değildir. Bir gün iktidardan gidebilir. CHP de devlet değildir. MHP de değildir. DEM Parti de değildir. Partiler gelir ve gider. Hükümetler değişir. Devlet kalır. İşte benim itirazım hükümet eleştirisine değil; devlet ile hükümet arasındaki farkın bilerek veya bilmeyerek ortadan kaldırılmasınadır. Erdoğan’a kızıp Türkiye’ye zarar verecek her gelişmeye sevinmek muhalefet değildir. Bir hükümeti devirmek uğruna yabancı başkentlerden medet ummak demokratlık değildir. Türkiye’nin zayıflamasını kendi siyasi tezinin doğrulanması sanmak ise hiç değildir. Çünkü gemiyi yöneten kaptanı sevmiyorsunuz diye geminin dibini delemezsiniz. O gemide siz de varsınız. Ya yabancı devletlerden medet umma hastalığı… Bu hastalık yeni değil… Osmanlı’nın son dönemini okuyun. İçeride kavga eden hemen herkes bir noktada dışarıdaki büyük devletlerden birinin kendisini kurtaracağını düşündü. İngiliz… Fransız… Rus… Alman… Her mahfilin başka hesabı vardı. Herkes yabancı gücü kendi kavgasında kullanacağını zannetti. Sonunda yabancı güçler onları kullandı. Tarihimizin en acı derslerinden biridir bu. Bugün de Washington’dan, Brüksel’den, Moskova’dan, Tel Aviv’den veya başka bir başkentten kendi ülkesinin iç siyasi kavgası için medet umanlara aynı şeyi söylemek gerekir: Yabancı devletlerin ebedi dostları yoktur; ebedi menfaatleri vardır. Sizi sevdiği için Türkiye’yle ilgilenen başkent aramayın. Bulamazsınız. Türkiye’nin zayıflamasından çıkarı olan bir devlet sizin gözyaşınıza değil, kendi hesabına bakar. Mesela; Suriye’deki YPG meselesini tartışabilirsiniz. Amerika Birleşik Devletleri’nin YPG ile ilişkisini eleştirebilir veya farklı değerlendirebilirsiniz. Suriye’nin geleceğini konuşabilirsiniz. Ama Türkiye’nin güvenlik endişelerini küçümseyip meseleyi yalnızca karşı tarafın terminolojisiyle anlatıyorsanız; ne devlet ne de millet sessiz kalır… Peki neden? Türkiye’nin kaygısı neden sürekli “paranoya” oluyor da başkalarının kaygısı “meşru güvenlik endişesi” sayılıyor? Türkiye sınırını koruyunca neden problem oluyor… Başka ülkeler binlerce kilometre öteden gelip Suriye’de asker bulundurunca neden aynı hassasiyet gösterilmiyor? Bunları sormayacak mıyız? Soracağız. Hem de yüksek sesle. En önemli yere geldik şimdi… Devlet ne yapmalı…. Devlet öfkelenmemeli. Devlet kaydetmeli. Devlet kin tutmamalı. Devlet delil toplamalı. Devlet muhalifi cezalandırmamalı. Devlet suçu soruşturmalı. Devlet fikir avcılığı yapmamalı. Ama terör propagandası, şiddete teşvik, casusluk, yabancı devlet hesabına faaliyet veya anayasal düzene karşı suç şüphesi varsa da; “Aman yanlış anlaşılırım” diye kenara çekilmemeli. Savcı sorar. Emniyet araştırır. İstihbarat görevini yapar. Mahkeme delile bakar. Suç varsa cezası verilir. Yoksa beraat eder. Devlet dediğiniz budur. Hukuk dediğiniz de budur. Ben insanların fikirlerinden dolayı cezalandırılmasını istemiyorum. Tam tersine, fikir ile suçun birbirinden ayrılmasını istiyorum. Çünkü hukuk zayıflarsa devletin haklı olduğu yerde bile inandırıcılığı kalmaz. Kimse söylediği ve yaptığı her şeyin tarihin karanlığında kaybolacağını düşünmesin. Bugün sosyal medya var. Arşiv var. Video var. Ses kaydı var. Tarih var. Hafıza var. Ve devletin hafızası vardır. Eğer bir insan suç işlememişse korkacak hiçbir şeyi olmamalıdır. Ama suç teşkil eden bir faaliyetin içindeyse de “Ben muhalifim” zırhının arkasına saklanamamalıdır. Bir gün hukuk sorabilir: “Neden bunu söyledin?” “Kimlerle irtibat kurdun?” “Bu faaliyetin amacı neydi?” “Şiddet örgütüyle ilişkin oldu mu?” “Yabancı bir yapı adına hareket ettin mi?” Bunlar demokratik bir hukuk devletinin, somut şüphe ve delil bulunduğunda, sorması gereken sorulardır. Cevabı da sosyal medya linci değil mahkeme verir. Benim derdim bir kişinin susturulması değil. Bir partinin kapatılması0@ değil. Bir düşüncenin yasaklanması da değil. Ben başka bir şey söylüyorum: Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz değildir. Bu devletin hükümetini eleştirebilirsiniz. Cumhurbaşkanı’nı eleştirebilirsiniz. Meclis’i eleştirebilirsiniz. Generali, valiyi, polisi, savcıyı eleştirebilirsiniz. Ama terör örgütünün silahını görmezden gelip bütün cesaretinizi kendi devletinize saklarsanız… Türkiye’nin her rakibine anlayış gösterip yalnız Türkiye’ye öfke kusarsanız… Yabancı başkentlerin müdahalesinden medet umup kendi milletinizin iradesini küçümserseniz… Kimse kusura bakmasın: Bu millet de size dönüp, “Sen hangi terazide tartıyorsun?” diye sorar. Devlet de suç şüphesi varsa hukuk içerisinde sorar. Ve sormalıdır. Çünkü demokrasi devleti susturmak değildir. Demokrasi, devleti de vatandaşı da hukukla bağlamaktır. Hülasa; PKK’ya karşı susup Türkiye’ye karşı gürlemek cesaret değildir. Yabancıdan medet ummak aydınlık değildir. Devlet düşmanlığı muhalefet değildir. Hükümet karşıtlığı ile vatan karşıtlığı arasındaki hudut kaybedilmemelidir. Bu ülkenin iktidarları değişir. Cumhurbaşkanları değişir. Partiler değişir. Bizler gelir geçeriz. Fakat geride çocuklarımıza bırakacağımız bir Türkiye kalmalıdır. Çünkü üzerinde kavga ettiğimiz şey herhangi bir devlet değildir. Türk’ün son devletidir. Onu demokratik, güçlü ve hukuk içinde ayakta tutmak da yalnız iktidarın değil; hepimizin mesuliyetidir.
Hakkı Balcı/TİMETÜRK