$

Dolar

48,0905

Euro

56,1651

£

Sterlin

65,6703

Frank

59,9486

Gram Altın

7.227,6900

Bitcoin

3.794.907

$

Dolar

48,0905

Euro

56,1651

£

Sterlin

65,6703

Frank

59,9486

Gram Altın

7.227,6900

Bitcoin

3.794.907

Makale 25.08.2026 7 dk okuma

Ertelenen imzalar, değişen hayatlar

Paylaş:

Evlilik yaşı yükselirken kaybettiğimiz sadece zaman mı?

Bir zamanlar evlilik, yalnızca iki insanın hayatını birleştirmesi değildi.

Bir evin kapısının açılması, iki ailenin birbirine yaklaşması, sofraların çoğalması, bayramlarda gidilecek evlerin artması, büyüklerin duasının alınması, küçüklerin sevincine ortak olunmasıydı.

Bir kızın gelin oluşu, bir erkeğin yuva kurması yalnızca iki kişinin hikâyesi olarak görülmezdi. Bir aile büyür, iki hayat birbirine karışır, iki farklı kültür aynı sofrada buluşurdu.

Bugün ise o sofralar giderek daha geç kuruluyor.

İnsanlar artık daha geç evleniyor. Evliliğin yaşı yükselirken yalnızca takvim yaprakları değişmiyor; insanın ilişkiye bakışı, aileyle kurduğu bağ, sorumluluk anlayışı ve “biz” olma biçimi de değişiyor.

 Belki de asıl konuşmamız gereken yer tam burası.

Çünkü “Yeni nesil evlenmek istemiyor.” demek, bu büyük değişimi tek bir cümleye sığdırmak olur.

Oysa mesele çok daha derin.

Ekonomik kaygılar var.
Konut ve yaşam maliyetleri var.
Eğitim süresinin uzaması var.
Kariyer hedefleri var.
Bireysel özgürlük arayışı var.

Ama bir de kimsenin kolay kolay konuşmadığı başka bir taraf var:

İnsanlar artık yalnızca evlenmeyi değil, birbirlerine bağlanmanın getirdiği sorumluluğu da erteliyor.

Eskiden insan, hayatın bazı yüklerini paylaşarak büyürdü.

Bugünün insanı ise önce hayatını tek başına kurmak istiyor.

Önce ekonomik özgürlüğünü kazanmak, kendi evine sahip olmak, kariyerini tamamlamak, kendini tanımak, kendi düzenini oluşturmak istiyor.

Bunların hepsi anlaşılır.

Hatta bireyin kendisini tanıması, sınırlarını öğrenmesi ve sağlıklı bir ilişki kurabilecek olgunluğa ulaşması elbette kıymetli.

Fakat burada başka bir paradoks ortaya çıkıyor:

Kendi hayatını kusursuz biçimde kurmaya çalışan insan, hayatına başka birini dahil ettiğinde ne kadar esneyebiliyor?

Çünkü evlilik, iki mükemmel insanın bir araya gelmesi değildir.

Evlilik biraz da iki insanın birbirinin alışkanlıklarına, eksiklerine, farklılıklarına ve hayat biçimine yer açabilmesidir.

Uzun yıllar yalnız yaşamaya alışmış bir insan için ise “biz” olmak bazen hiç kolay olmayabiliyor.

Kendi kararlarını tek başına vermeye alışan insan, ortak karar vermekte zorlanabiliyor.

Kendi parasını kendi harcayan insan, ekonomik paylaşımı sınırlandırılmış bir özgürlük gibi algılayabiliyor.

Kendi evinin düzenini istediği gibi kuran insan, bir başkasının alışkanlıklarına tahammül etmekte zorlanabiliyor.

 Belki en önemlisi…

Kendi hayatının merkezinde yaşamaya alışan insan, hayatının merkezine başka birini koymayı öğrenmek zorunda kalıyor.

İşte evlilik burada başlıyor.

 

Evliliğin ertelenmesi başka bir şeyi daha değiştiriyor: Kuşakların birbirine yetişememesi

Eskiden üç kuşağın aynı sofrada bulunması daha olağandı.

Bugün ise bir çocuğun doğduğu gün ile büyükanne ve büyükbabasının yaşlılığı arasındaki zaman daha farklı ilerliyor.

Evlilik ve çocuk sahibi olma yaşı yükseldikçe kuşaklar arasındaki mesafe de artabiliyor.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde büyükleriyle daha az ortak zaman geçirebiliyor.

Bir büyükanne, torununun çocukluğunu eskisi kadar uzun süre izleyemeyebiliyor.

Bir dede, torunuyla aynı enerjiyi paylaşmakta zorlanabiliyor.

Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir.

Ama hayat zaten çoğu zaman küçük ayrıntılardan oluşuyor.

Bir çocuğun dedesinin anlattığı aynı hikâyeyi defalarca dinlemesi…

Büyükannesinin yaptığı yemeğin kokusunu yıllar sonra hatırlaması…

Bayram sabahı kapının çalması…

Bir düğünde bütün ailenin aynı fotoğrafın içine sığmaya çalışması…

Bunlar yalnızca gelenek değildir.

Bunlar insanın hafızasıdır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Evlilik yaşının yükselmesini yalnızca “geleneklerimiz bozuluyor” diyerek açıklamak doğru değildir.

Çünkü geçmişin her uygulaması da doğru değildi.

Kadının ekonomik özgürlüğünün olmadığı, bireyin kendi hayatıyla ilgili söz hakkının sınırlı olduğu, mutsuz evliliklerin “el âlem ne der” korkusuyla sürdürüldüğü bir düzeni özlemek de doğru değildir.

Bizim ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değil.

Geçmişten bize iyi gelen değerleri alıp geleceğe taşıyabilmek.

Sadakati…

Aile olma duygusunu…

Dayanışmayı…

Komşuluğu…

Büyüğe saygıyı…

Küçüğe sevgiyi…

Zor zamanda birbirinin kapısını çalmayı…

Bir sofrayı paylaşmayı…

 En önemlisi, insanın yalnızca kendisi için değil, birlikte yaşadığı insanlar için de sorumluluk taşıdığını hatırlamayı.

Çünkü özgürlük, yalnız kalabilmek değildir.

Modern insan bize uzun zamandır şunu söylüyor:

“Kendin ol.”

Buna itirazım yok.

İnsan kendisi olmalı.

Fakat bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:

Kendin olurken başkasına yer açabiliyor musun?

Çünkü ilişki, benliğin yok olması değildir.

Ama benliğin yanına bir başka benlik koyabilme sanatıdır.

Evlilik de tam olarak burada anlam kazanır.

“Ben”den vazgeçmeden “biz” olabilmek…

Kendi sınırlarını korurken karşıdakinin sınırlarına saygı gösterebilmek…

Özgürlüğünü kaybetmeden sorumluluk alabilmek… hayatın bütün yüklerini tek başına taşımak zorunda olmadığını fark etmek.

Belki bugün evliliklerin daha geç yapılmasının en önemli sonucu, insanların daha geç sorumluluk alması değil; birlikte büyümenin doğal deneyimini kaçırma ihtimalidir.

Eskiden insanlar evlenerek birlikte büyüyordu.

Bugün insanlar önce büyüyüp sonra evlenmeye çalışıyor.

Fakat hayatın ilginç bir gerçeği var:

İnsan hiçbir zaman tamamen hazır olmuyor.

Ne evliliğe…

Ne anneliğe…

Ne babalığa…

Ne de hayata.

Bazen insan, hayatın içinde öğreniyor.

Belki de artık sormamız gereken soru:

“İnsanlar neden geç evleniyor?” değil.

“İnsanlar evliliğe neden hayatlarının sonunda eklenen bir proje gibi bakıyor.

“Biz çocuklarımıza birey olmayı öğretirken, birlikte yaşamayı da öğretebiliyor muyuz?”

Çünkü bir toplum yalnızca bireylerden oluşmaz.

Ailelerden oluşur.

Aileler yalnızca evlerden oluşmaz.

Bağlardan oluşur.

Bağlar ise yalnızca aynı soyadını taşımakla kurulmaz.

Birbirinin hayatında yer almakla kurulur.

Belki de bugün kaybetmek üzere olduğumuz şey evlilik kurumundan çok daha büyük:

Birbirimizin hayatına gerçekten dahil olma kültürü.

Bu yüzden mesele kaç yaşında evlendiğimiz değil.

Mesele, evliliği bir mecburiyet olmaktan çıkarırken bağ kurmayı da bir yük haline getirip getirmediğimiz.

Çünkü insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesi çok kıymetli.

Ama bazen hayat, güçlü olmanın yalnız başına yürümek değil, yanındaki insanla aynı yolda yürümeyi öğrenmek olduğunu da hatırlatır.

Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, bugün ertelenen imzaların sadece düğün tarihlerini değil, aile hafızamızı, kuşaklarımızı ve birbirimize dokunma biçimimizi de değiştirdiğini fark edeceğiz.

Evlilik yaşı yükseliyor.

Hayat değişiyor.

İnsan değişiyor.

Gelenekler değişiyor.

Ama insanın bir yere ait olma, sevilme, anlaşılma ve bir başkasının hayatında anlamlı bir yer edinme ihtiyacı değişmiyor.

Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, şehirler ne kadar büyürse büyüsün, insanın eve dönmek istemesinin nedeni hâlâ aynı:

Bir kapının ardında kendisini bekleyen birilerinin olduğunu bilmek.

Belki de asıl korumamız gereken şey tam olarak budur.

Birbirine  ait olma duygusu…

Ayşegül Sert/TİMETÜRK

Etiketler:
Ayşegül Sert
Ayşegül Sert

Köşe Yazarı