Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’na katılmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştireceği ziyaret, takvimde yer alan sıradan bir diplomatik temasın çok daha ötesinde anlam taşıyor.
Erdoğan’ın 22 Eylül’de yapması beklenen konuşma, sadece Türkiye’nin dış politika önceliklerinin anlatılacağı bir hitap olmayacak, dahası uluslararası sistemin mevcut işleyişine yönelik Türkiye’nin eleştirilerinin ve çözüm arayışlarının yeniden gündeme taşındığı bir platform olacak.
Çünkü Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsündeki yaklaşımı yıllardır belirgin bir çizgi taşıyor: “Daha adil, daha temsil kabiliyeti yüksek ve krizlere karşı daha etkili bir uluslararası sistem.”.
2005 yılında ilk kez BM Genel Kurulu’na katılan Erdoğan, yıllar içerisinde bu yaklaşımı farklı krizler üzerinden defalarca dile getirdi. 2014 yılında Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk BM konuşmasında ortaya koyduğu “Dünya beşten büyüktür” ifadesi, zaman içerisinde Türkiye’nin küresel yönetişim tartışmalarındaki en belirgin söylemlerinden biri haline dönüştü. Erdoğan’ın eleştirisi salt bir biçimde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısına ilişkin değildi. Temel mesele, dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararların sınırlı sayıdaki aktörün iradesine bağımlı kalmasının ortaya çıkardığı adaletsizlikti.
Bugün New York’ta kurulacak kürsü açısından bakıldığında, bu yaklaşımın geçmişe ait bir söylem olmadığı görülüyor. Tam tersine, Gazze başta olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeler, Ukrayna-Rusya Savaşı, küresel göç, insani krizler ve uluslararası kurumların etkinliği tartışmaları, Erdoğan’ın yıllardır dile getirdiği sorunların günümüzde daha da görünür hale geldiği bir tablo ortaya çıkarıyor.
Gazze yine kürsünün merkezinde olacak
Bu ziyaretin en fazla merak edilen başlıklarından biri kuşkusuz Gazze.
Erdoğan’ın son yıllardaki BM konuşmalarına bakıldığında Filistin meselesinin giderek daha merkezi bir konuma yerleştiği görülüyor. 2024 ve 2025 yıllarındaki konuşmalarında da Gazze’deki insani dramı uluslararası toplumun sorumluluğu üzerinden değerlendirmeyi tercih eden Erdoğan, meselenin sadece İsrail-Filistin çatışması çerçevesinde ele alınmaması gerektiğini savundu.
2025 yılındaki BM konuşmasında Erdoğan, Gazze’de iki taraflı klasik bir savaş anlatısının gerçeği yansıtmadığını, bir tarafta gelişmiş silahlara sahip düzenli bir ordu, diğer tarafta ise siviller ve çocukların bulunduğunu vurgulamıştı.
Bu yılki konuşmada da Gazze'nin önemli bir yer tutması bekleniyor. Erdoğan’ın Filistin’in devlet olarak tanınması ve soykırımcı İsrail’e karşı uluslararası alanda atılabilecek adımlar konusunda ülkeleri daha somut tavır almaya çağırması öngörülüyor.
Burada Türkiye’nin yaklaşımının dikkat çekici tarafı ise: Filistin meselesini yalnızca siyasi bir mesele olarak değil, aynı zamanda insanlık ve uluslararası hukuk meselesi olarak sunması.
İnsancıl diplomasi tam da bu noktada önem kazanıyor. Nitekim Türkiye’nin son yıllarda bilhassa insani yardım, ateşkes, esir takası, müzakere ve arabuluculuk başlıklarında öne çıkmaya çalışmasının arkasında da bu anlayış bulunuyor.
Türkiye’nin diplomasi anlayışı çözüm üzerine kurulu
Erdoğan’ın dış politika söyleminin bir başka önemli unsuru ise kriz dönemlerinde iletişim kanallarının açık tutulması.
Bunun en somut örneklerinden biri Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında Türkiye’nin üstlendiği roldür. Tahıl Koridoru girişimi, savaşın tarafları arasında doğrudan politik çözüm üretilememiş olsa bile küresel gıda arzı açısından kritik bir sonuç ortaya çıkarmıştı.
Erdoğan 2022 yılında BM Genel Kurulu’nda İstanbul Mutabakatı'nı anlatırken, Türkiye’nin BM ile yürüttüğü çalışmalar sonucunda Ukrayna tahılının Karadeniz üzerinden dünya pazarlarına ulaşmasının sağlandığını vurgulamıştı. Bu girişimi, uluslararası toplumun BM’ye olan güveninin yeniden güçlendirilmesi açısından da önemli bir örnek olarak değerlendirmişti.
Bu deneyim Türkiye açısından önemli bir diplomatik kazanç oluşturuyor. Çünkü Türkiye’nin mesajı aslında oldukça basit ve net: En zor dönemlerde dahi çözüm üretmek adına konuşulabilecek bir masa bulunabilir.
Türkiye’nin hem Batı ittifakı içerisinde yer alması hem Rusya ile iletişim kanallarını koruması hem de İslam dünyasıyla güçlü siyasi bağlara sahip olması, Ankara’ya farklı aktörlerle aynı anda konuşabilme gücü ve imkânı sağlıyor. Bu durum, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yalnızca bölgesel krizlerde değil, küresel diplomatik girişimlerde de daha görünür olmasını beraberinde getirecektir.
Peki New York’tan ne bekleniyor?
Erdoğan’ın bu ziyaretinden birkaç başlıkta sonuç çıkması olası.
İlk olarak, Gazze konusunda Türkiye’nin uluslararası diplomasi trafiğini daha da yoğunlaştırması beklenebilir. Ankara’nın hedefi yalnızca Gazze’deki insani durumun gündemde tutulması değil, kalıcı ateşkes, insani yardımın kesintisiz ulaştırılması ve Filistin meselesinin siyasi bir zeminde çözüme kavuşturulması yönündeki diplomatik çabaların güçlendirilmesi olacaktır.
İkinci olarak, BM reformu konusu yeniden gündeme taşınabilir.
“Dünya beşten büyüktür” söylemi artık Erdoğan’ın şahsi bir siyasi sloganından ziyade Türkiye’nin uluslararası sistem tartışmalarındaki temel argümanlarından biri haline gelmiş durumda. BM’nin krizlere müdahale kapasitesi tartışılırken Türkiye’nin daha temsili, daha demokratik ve daha etkili bir uluslararası sistem çağrısını sürdürmesi beklenebilir.
Üçüncü başlık ise Türkiye’nin çok taraflı diplomasi kapasitesinin güçlendirilmesi olacaktır.
Erdoğan’ın New York'ta BM Genel Sekreteri ve farklı ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarıyla görüşmeler gerçekleştirmesi planlanıyor. Ayrıca Türk-Amerikan iş dünyası, düşünce kuruluşları ve ABD’de yaşayan vatandaşlarla çeşitli temaslar da programda yer aldığını biliyoruz.
Dolayısıyla bu ziyaret sadece BM kürsüsünden yapılacak bir konuşmadan ibaret olmayacağı açık. Asıl diplomatik bağlamdaki nihai sonuç, kürsüde söylenenlerle kulislerde kurulan temasların birleşiminden çıkacak.
Türkiye’nin önündeki asıl fırsat
Türkiye açısından asıl mesele, uluslararası sistemin mevcut krizlerini eleştirmekle yetinen bir ülke olmak değil, bu krizlerin çözümüne katkı sunan, diplomatik girişimleriyle sonuç üreten ve küresel meselelerde sorumluluk üstlenen bir aktör olmaktır.
Ankara’nın son yıllardaki diplomatik tecrübesi, bunun mümkün olduğunu gösteren örnekler barındırıyor. Tahıl koridoru, esir takası girişimleri, bölgesel arabuluculuk çabaları ve farklı krizlerde taraflarla aynı anda iletişim kurulabilmesi bunun örnekleri arasında sayılabilir.
Bugün dünyanın ihtiyacı da tam olarak bu.
Daha fazla çatışma değil, daha fazla diplomasi.
Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla müzakere.
Daha fazla silah değil, sivillerin güvenliğini önceleyen politik çözümler.
New York’tan dünyaya verilecek mesaj
Erdoğan’ın 22 Eylül’de BM kürsüsünden vereceği mesajın ana eksenini bugünden kesin biçimde bilmek mümkün değil. Ancak geçmiş konuşmaları, mevcut gündem ve ziyaret programı birlikte değerlendirildiğinde bazı başlıkların öne çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.
Gazze.
Filistin’in devlet olarak tanınması.
BM’nin reformu.
Uluslararası sistemin daha adil hale getirilmesi.
Savaşların diplomasi yoluyla sona erdirilmesi.
Ve sivillerin korunması.
Erdoğan’ın 16’ncı BM Genel Kurulu hitabı, bu başlıkların tamamını Türkiye’nin uzun süredir savunduğu uluslararası düzen vizyonuyla birleştiren yeni bir çerçeve ortaya koyacaktır.
Çünkü bugün uluslararası toplumun en büyük ihtiyacı, yeni güç mücadelelerini körükleyen söylemler değil. Tam aksine savaşların ortasında insan hayatını merkeze alan, tarafları aynı masada buluşturabilen ve kalıcı barışı hedefleyen bir diplomasi anlayışıdır.
Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konum, diplomatik ilişkiler ve kriz tecrübeleri nedeniyle bu alanda önemli bir rol üstlenebilir.
New York’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yapacağı konuşmanın asıl önemi de burada yatıyor. Özetle “Dünya beşten büyüktür” diyerek mevcut düzeni sorgulayan Türkiye için şimdi sıra, dünyanın daha adil bir düzen içinde nasıl büyüyebileceğini gösterecek diplomasiyi inşa etmektedir.
Dr. Hüseyin Yeltin/TİMETÜRK