$

Dolar

48,4805

Euro

56,4101

£

Sterlin

65,7187

Frank

59,8894

Gram Altın

6.787,6200

Bitcoin

3.806.214

$

Dolar

48,4805

Euro

56,4101

£

Sterlin

65,7187

Frank

59,8894

Gram Altın

6.787,6200

Bitcoin

3.806.214

Makale 09.09.2026 8 dk okuma

Yeni güç denkleminde dört ülke birleşirse ne olur?

Paylaş:

Bazen bir ülkenin yükselen gücünü anlamak için o ülkenin kendi söylemlerine değil, dışarıdan yapılan değerlendirmelere bakmak gerekir. Çünkü uluslararası sistemde gerçek dönüşüm, aktörlerin kendilerini nasıl tanımladıklarından çok, diğer aktörlerin onların kapasitesini hesaba katmaya başlamasıyla görünür hale gelebilmektedir.

İspanyol savunma ve güvenlik yayın kuruluşu olan Digital Shield’da geçtiğimiz günlerde yayınlanan son analiz tam da bu açıdan dikkat çekici. Analizde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen savunma iş birliği ve buna Mısır’ın muhtemel katılımı üzerinden Kızıldeniz merkezli yeni bir jeopolitik denklem tartışılıyor. Türkiye ise bu denklemde yalnızca ortaklardan biri olarak değil, teknolojik ve askeri kapasitesiyle yapının önemli taşıyıcılarından biri olarak değerlendiriliyor.

Burada asıl dikkat çekilmesi gereken, “dört ülke birleşirse ne olur?” sorusundan ziyade, “Bu ülkeler neden Türkiye’nin etrafında şekillenen bir güvenlik iş birliğini mümkün görüyor?” sorusu olmalıdır.

Türkiye artık sadece güvenlik tüketen bir ülke değil

Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin dış güvenlik politikasına ilişkin tartışmalar, Ankara’nın hangi ittifaka ne ölçüde bağımlı olduğu üzerinden yürütüldü. NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler, Avrupa güvenlik mimarisi ve bölgesel krizlerde Batılı aktörlerin tutumu bu tartışmaların merkezinde yer aldı.

Bugün ise tablo büyük ölçüde değişiyor.

Geçtiğimiz ay Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeye yönelik silahlı saldırının ortak bir güvenlik meselesi olarak değerlendirilmesini öngörüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın karşılıklı savunma boyutunun teknik açıdan NATO’nun 5. maddesine benzediğini açıklarken, mekanizmanın başka bölge ülkelerine de açık olduğunu ve Mısır’ın potansiyel adaylardan biri olduğunu ifade etmişti.

Bu gelişmeyi “NATO’ya alternatif bir NATO kuruluyor” şeklinde okumak tam manasıyla doğru olmayacaktır. Zira Türkiye açık biçimde söz konusu mekanizmanın mevcut ittifakların yerine geçmek amacı taşımadığını belirtiyor.

Asıl mesele başka yerde… Türkiye, güvenlik mimarisinin tek bir merkeze bağımlı olmadığı çok merkezli bir bölgesel düzenin oluşmasına katkı sunuyor.

Bu, stratejik özerklik açısından küçümsenmeyecek bir dönüşümdür.

Türkiye’nin asıl gücü teknoloji

Digital Shield analizinin Türkiye açısından en önemli tespitlerinden biri de burada ortaya çıkıyor.

Analiz, Türkiye’nin Bayraktar ve Akıncı insansız hava araçları, KAAN ve Ada sınıfı korvetler gibi platformlarla yeni güvenlik yapılanmasının teknolojik kapasitesine katkı sunduğuna dikkat çekiyor. Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi, Pakistan’ın askeri birikimi ve nükleer caydırıcılığı, Mısır’ın ise coğrafi ve askeri ağırlığıyla birleştiğinde ortaya farklı nitelikte bir güç bileşimi çıkabileceği savunuluyor.

Burada Türkiye açısından asıl kazanımını iyi tespit etmek gerekiyor.

Türkiye’nin savunma sanayii üzerinden kurduğu ilişki modeli, klasik “silah alan-silah satan” ilişkisinin ötesine geçmektedir. Ortak üretim, teknoloji transferi, bakım-idame, eğitim, istihbarat paylaşımı, insansız sistemler, elektronik harp ve yapay zeka gibi alanların birlikte düşünülmesi savunma sanayiini artık bir dış politika aracına dönüştürmektedir.

Nitekim Mekke Anlaşması sonrasında Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki ortak tatbikatlar, hava savunması, insansız sistemler, elektronik harp ve ortak savunma teknolojileri geliştirme gibi alanlarda daha kurumsal bir iş birliği hedeflendiği açıklandı.

Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel etkisinin temelinde yalnızca ordusunun büyüklüğü değil, kendi güvenlik ihtiyaçları için geliştirdiği teknolojiyi başka ülkelerin güvenlik kapasitesinin bir parçası haline getirebilmesi yatıyor.

Mısır denklemde neden bu kadar önemli?

Denklemin en dikkat çekici unsuru ise Mısır.

Kahire henüz Mekke Paktı’nın tarafı değil. Ancak Mısır’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile bölgesel meselelerde oluşturduğu dörtlü mekanizma ve Mısır’ın anlaşmayı ciddi biçimde değerlendirdiğine ilişkin açıklamalar, ihtimalin tamamen teorik olmadığını gösteriyor. Chatham House da Mısır’ın anlaşmaya katılıp katılmayacağının bölgesel güvenlik mimarisi açısından önemli sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Mısır’ın önemi elbette sahip olduğu askeri kapasiteden kaynaklanmıyor.

Süveyş Kanalı, Kızıldeniz’in kuzey girişini Akdeniz’e bağlayan kritik bir damar. Pakistan’ın Hint Okyanusu’na açılan konumu, Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz ve Basra Körfezi arasındaki stratejik pozisyonu ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den Afrika’ya uzanan askeri-diplomatik ağı birlikte düşünüldüğünde ortaya oldukça geniş bir coğrafi bağlantı çıkıyor.

Kızıldeniz artık sadece bir deniz değil

Kızıldeniz meselesinin önemini de buradan okumak gerekiyor.

Süveyş Kanalı, Bab el-Mandeb ve Aden Körfezi üzerinden uzanan hat; Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin, enerji akışının ve deniz taşımacılığının en kritik güzergahlarından birini meydana getiriyor. Dolayısıyla bu hattın güvenliği sadece kıyıdaş ülkelerin meselesi olarak görülmemeli. Çünkü bu konu, Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir ekonomik coğrafyanın meselesidir.

Digital Shield, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan iş birliğini bu nedenle “Batılı güçlerin tarihsel olarak denetiminde bulunan bir bölgede alternatif güvenlik mimarisinin ortaya çıkması” şeklinde yorumluyor.

Bu yorumun önemli bir tarafı var lakin Türkiye, Batı’yı bölgeden çıkarmaya değil, bölge ülkelerinin kendi güvenlik sorumluluklarını daha fazla üstlenebildiği bir düzenin oluşmasına çalışıyor.

Bu ayrım önemlidir.

Türkiye NATO üyesidir ve NATO üyeliğini terk etmeye yönelik bir politika izlememektedir. Fakat NATO üyesi olmak, Türkiye’nin kendi bölgesinde kendi güvenlik mekanizmalarını geliştirmesine engel değildir. Tam tersine, güçlü bir müttefik olmanın şartlarından biri de gerektiğinde kendi kapasitenizi ortaya koyabilmektir.

Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel savunma ortaklıklarını “NATO’ya karşı hamle” olarak okumak yerine, çok katmanlı güvenlik politikasının bir parçası olarak görmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Asıl mesele güç gösterisi değil caydırıcılıktır

Burada bir başka kritik nokta daha var.

Bu tür yapılanmaların amacı savaş çıkarmak değil, savaş ihtimalini azaltmaktır yani caydırıcılık mekanizmasını hayata geçirebilmektir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak savunma mekanizması da resmi açıklamalarda belirli bir ülkeyi hedef alan saldırı ittifakı olarak tanımlanmıyor. Aksine ortak caydırıcılık ve güvenlik kapasitesinin güçlendirilmesi vurgulanıyor.

Bu yaklaşım Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği dış politika anlayışıyla da oldukça uyumlu.

Türkiye için mesele artık “Bir kriz çıktığında kim Türkiye’nin yanında olur?” sorusundan ibaret değil.

Daha önemli soru şu:

“Türkiye, kriz çıkmadan önce hangi ortaklıkları ve hangi kapasiteyi oluşturabilir?”

İşte savunma sanayii burada stratejik bir önem arz ediyor.

Türkiye açısından yeni bir eşik

Bugün Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat bulunuyor.

Suudi Arabistan sermayesi, Pakistan’ın askeri tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı, Mısır’ın jeostratejik konumu ve Türkiye’nin savunma sanayii ile askeri kapasitesi birbirini tamamlayabilecek özellikler taşıyor.

Fakat bu potansiyelin gerçek bir stratejik güce dönüşmesi otomatik olarak gerçekleşmeyecektir.

Bunun için kurumsal bir yapıya kavuşma, ortak tatbikatlar, müşterek savunma projeleri, istihbarat paylaşımı, lojistik entegrasyon ve en önemlisi siyasi iradenin sürdürülebilir olması gerekiyor.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin rolü daha da önemli.

Çünkü Türkiye’nin avantajı yalnızca askeri kapasitesiyle sınırlı değil. Farklı coğrafyaları birbirine bağlayabilen diplomatik, ekonomik ve teknolojik ağlar kurabilme yeteneğe sahip.

Kızıldeniz’de başlayan bu hikayenin asıl sonucu belki de birkaç savaş gemisinin ortak tatbikat yapmasından çok daha büyük olacaktır. Çünkü mesele, geleceğin güvenlik mimarisini kimin tasarlayacağıdır.

Ve bugün Türkiye, uzun yıllar boyunca başkalarının tasarladığı güvenlik mimarilerinin içinde kendisine yer arayan bir ülke olmaktan çıkıp, kendi kapasitesiyle o mimarinin tasarımına katkı sunan bir ülke konumuna doğru ilerliyor.

İspanya’dan yapılan değerlendirmelerin Türkiye’yi bu kadar yakından incelemesinin nedeni de tam olarak budur.

Türkiye artık yalnızca bölgedeki gelişmeleri takip edilen bir aktör değil.

Türkiye’nin atacağı adımların, bölgesel dengeleri nasıl değiştireceği hesaplanıyor.

Asıl stratejik dönüşüm de budur.

Dr. Hüseyin Yeltin/TİMETÜRK

Etiketler: