Tasavvuf ehli halk içinde Hak ile birlikte olmaya “Halvet der encümen “ der. Yani halkla birlikte helal dairesinde günlük işlerle meşgul olurken, iç âleminde Hak ile birlikte olmayı önemser ve öyle uygular ârifân. Bu nedenle de halktan kopuk, uzun süreli halvet tavsiye edilmemiştir. Dünyadan kopuk, hayata veda eden bir anlayış gerçek tasavvuf ehlince kabul görmemiştir. (Geniş bilgi için Kuşeyri Risalesi, Süleyman Uludağ tercümesine bakılabilir.)
Derin tasavvufî meselelerden dem vurmak değil tabi benim amacım. Zaten bu husus erbabının işidir ama ben daha çok sıradan bir yalnızlıktan bahsediyorum. Görevim gereği her seviyeden, tahsilli/tahsilsiz, memur/amir, işçi/çiftçi pek çok insanla beraber olurum. Onları dinlerim ben de bir şeyler katmaya çalışırım bu buluşmalarda. Ancak bazen çok zorlanıyorum. Değerlendirmeler çok yüzeysel. Çoğunlukla kendisini kusursuz, başkasını kusurlu gören insan tipleri çok büyük yekûn teşkil ediyor. En zor olanı da kendisinin kusurlu olduğunu da bilmemesidir. (cehli mürekkep) Durmadan konuşan, her şeyden anladığını zanneden, her vadide sözü olan tipler yoruyor insanı. Her şeyden anladığı vehmine kapılanların aslında hiçbir şeyi dört başı mamur bilemeyeceği kesindir. Bu durum zor bir durumdur velhasıl.
Her türlü olumsuzlukta başkasını suçlamak ve kendine toz kondurmamak çok cahilce bir anlayıştır. Geçenlerde bir zavallı uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle ölen çocuğunun suçlusunun hükümet olduğunu zırvaladı. Kendisi ve ailesine suç bulmuyor. Acaba çocuğuna ne kadar iyi örnek oldu? Elinden tutup bir manevi ortama götürdü mü? Akşam eve dönüş, okula gidiş, oradaki davranışları hakkında ne tür çalışma yaptı? Hiç oralardan bahsetmiyor. En kolay yol başkasını suçlamak. Ama o da çare olmuyor gencecik bir fidan ailenin zamanında veremediğini sokakta aramaya çalışıyor ve feci bir şekilde can veriyor. Ama baş sorumlu aile de bundan zerre kadar ders almıyor. İşte burada söz bitiyor. Ne konuşacaksın bu kafa ile?
Dini konularda yıllarımı harcadım hasbelkader belli konularda fetva verecek durumdayım. Bu bapta bazıları kafasında belirlediği şablona göre benden fetva istiyor. İstediği fetva çıkmayınca da hoşuna gitmiyor. Ya itiraz ediyor ya da bildiğini işliyor. Sen yıllarını buna vermişsin, falan kaynakta böyle, filan kaynakta şöyle diye delilli konuşmuşsun bunlar işe yaramıyor. Yani “küllü hızbin bima ledeyhim ferihûn/ “Herkes kendi inancını beğenmektedir (onunla çok çok mutludur).” (Mü’minûn,53) ayeti tecelli ediyor. Ayetin iniş sebebi belli bir dönemdeki durumu tespit için olsa da Kur’an’ın evrensel mesajı her an içindir. Bu ayetin işaret ettiği hal ile karşı karşıya kalıyorsun. Bu durumda fikri çileye devam diyorsun.
Cami önleri çoğu kere dedikodu yerleri oldu. En azından bazıları için böyle. Kaba, bilinçsiz, bilgisiz, kırıcı konuşmalara sahne oluyor. Az sonra namaza durulacak. Ağızlar gıybetle, kul hakkına girecek söylemlerle kirletildikten sonra “Allahü ekber/ En büyük Allah” diyerek namaza durulacak. Bu sahne hiç değişmeden yıllarca devam edecek. Bu ortamda insanın dirilmesine ve şuurlu kalmasına imkân var mı? Cemaat imamın arkasından konuşuyor, bazı imamlarımız sadece birkaç rekât namaz kıldırıp kaçma şeklinde görev yapıyor. İmam ders yapmaya kalksa kimse gelmiyor. Bakıyorsunuz senelerce camiye gelmiş kalkıp bir kamet getiremiyor. En azından namazla ilgili ilmihal bilgilerine bile sahip değil ama öğrenmeye hiç niyeti olmayan cemaat az değil. Fakat ağzını açtığında maşallah dini, ilmi, siyasi, teknoloji, uluslararası ilişkiler hepsinden dem vuruyor. Tabi mesnetsiz, bilgisiz ve şuursuzca yapıyor ama farkında bile olmadan. Artık kahvehaneleri vb. yerleri saymıyorum. Elbet çok saygın insanlarımızın da olduğu bir hakikattir.
Siyaset kör döğüşüne dönmüş. Bakıyorsunuz sadece siyasi körlük yüzünden her yapılan hayırlı işe “tu kaka” diyen güruh çıkıyor. Yapılan köprüler ve yollar için ” benim tırım mı geçecek?” diyecek kadar düşük anlayışta olanlar var. Rakibini alt etmek için (İslam’ı referans aldığı halde) her şeyi söyleyen, iftira etmekten çekinmeyenler var. Eleştirelim elbet eksiği, yanlışı. Ama örneğin, Ayasofya’nın açılmasını hazmedemeyen ve “Sultanahmet’i de müze yapalım” diyenlerle aynı potada olmak ne demek! Sırf farklı siyasi oluşumun içinde olduğu için büyük anlam taşıyan bu hizmete sevinmeyen bizim cenahın insanları size ne oluyor? Elde edilen kazanımların gökten zembille indiğini zanneden ve bu nedenle de gece gündüz çalışanların hakkını teslim etmeyen zavallılar var. Daha çok söylenecek şey var da yeter diyeyim artık. Yani düşünsel anlamda kaht-ı rical (adam kıtlığı) döneminin tam içinde yaşamak zorunda olmanız çok büyük bir çiledir. Şimdi daha iyi anlıyorum merhum Necip Fazıl’ın Çile ’de bahsettiği çilesini.
“Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…”
Not: “Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş büyük komutan İstanbul’un fatihi, Fatih Sultan Mehmed’i ve ordusunu, diğer şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum
Yusuf Sarıkaya/ TİMETÜRK