Bizler anakentlerde "Kreş fiyatları ne oldu?", "Bu ekonomik düzende çocuk büyütülmez", “Evcil Hayvanım ile mutluyum”, “Bekârlık sultanlıktır” diyerek geleceği ve neslimizi ertelerken, dünyanın bir başka ucunda bambaşka bir saat işliyor. Biz her gün yaşlanan, kabuğuna çekilen ve "Avrupa nüfusu eriyor, Türkiye yaşlanıyor, 3 çocuk fenomeni" çığlıkları atan modern dünyayı konuşuyoruz. Peki, madalyonun diğer yüzünde, o konforlu odalarımızın uzağında, dünyanın geleceğini gerçekte kim doğuruyor?
Demografi laboratuvarlarından önümüze konan soğuk rakamlar, aslında küresel gücen, jeopolitik dengelerin ve insan sirkülasyonunun yarın nereye akacağının gizli haritasıdır. Bugün gelişmiş ülkelerde doğum oranı kadın başına 1.5’lere gerileyerek alarm verirken; geleneksel reflekslerin, inancın ve toprağın sözünün geçtiği bazı coğrafyalarda bu oran tam üç, dört katına çıkıyor.
Birleşmiş Milletler’in güncel projeksiyonlarına göre, kadının biyolojik sınırlarını zorlayarak ortalama 5 ila 6.5 çocuk doğurduğu, dünyanın en yüksek doğurganlık hızına sahip ilk 10 etnik coğrafyası bize çok şey anlatıyor:
Küresel Doğumun İlk 10 Kürsüsü:
Nijer’in Hausa ve Zarma-Songhay toplulukları (Dünya şampiyonu)
Çad’ın Sara ve Arap kabileleri
Somali’nin kadim aşiretleri
Demokratik Kongo’nun Luba ve Kongo halkları
Orta Afrika Cumhuriyeti’nin Baya ve Banda toplulukları
Mali’nin Bambara ve Fulani göçerleri
Angola’nın Ovimbundu nüfusu
Burkina Faso’nun Mossi etnik grubu
Afganistan’ın Peştun ve Tacik aşiretleri (Asya’nın zirvesi)
Filistin’in direnen sokakları ve Pakistan’ın kırsal kuşağı.
Şimdi bu listeye bakınca birçoğumuzun aklına şu can alıcı soru takılabilir:
"Peki, milyarlık nüfuslarıyla bildiğimiz Çin ve Hindistan nerede?"
İşte tam bu noktada büyük bir ezberi bozmamız gerekiyor. Biz hâlâ Çin ve Hindistan’ı dünyanın nüfus motoru sanıyoruz. Oysa o motorlar çoktan stop etti. Çin, onlarca yıl süren acımasız 'tek çocuk' politikasının kültürel travması ve yüksek yaşam maliyetleri yüzünden hızla yaşlanıp eriyor; doğurganlık hızı 1.1'lere kadar düştü.
Hindistan ise şehirleşme ve kadının eğitime dâhil olmasıyla nüfus artışında sert bir fren yaptı ve yenilenme eşiğinin altına (2.0) geriledi. Bugün beşik sesleri milyarlık Asya devlerinde değil, Sahra Altı Afrika’nın kerpiç evlerinde yükseliyor. Küresel nüfusun ağırlık merkezi Asya'dan Afrika'ya kayıyor.
Peki, bu listeyi domine eden yoksul coğrafyaları, modern dünyanın "nüfus yaşlanıyor" çığlıkları attığı bir çağda bu denli yüksek doğurganlıkta tutan temel şifreler neler?
- Modern Dünyada Çocuk "Maliyet", Taşrada ise "Sigorta/İş Gücü/Sermaye" ‘dir. Kapitalist sistemde çocuk; eğitim masrafı, kreş ücreti ve büyük bir bütçe demektir. Ancak listenin başındaki Sahra Altı Afrika veya Afganistan kırsalında denklem tersine döner. Tarım ve hayvancılığın hâlâ kas gücüyle yapıldığı bu topraklarda her çocuk, aile için erken yaşta tarlaya sürülecek "ücretsiz bir iş gücü" ve berekettir.
Daha da önemlisi; bu ülkelerde ne bir devlet güvencesi var ne de emeklilik maaşı. Yaşlandığınızda size bakacak yegâne güç evlatlarınızdır. Yani bu coğrafyalarda çocuk yapmak, geleceğe yönelik en somut "yaşlılık sigortası" yatırımıdır.
- İnancın Tahkimatı ve Varoluşsal Refleks: Bu listedeki toplumların neredeyse tamamı muhafazakâr İslam, katı Hristiyanlık ya da köklü Animist inançlarla yoğrulmuştur. Ortak payda nettir: Modern aile planlamasına mesafeli duruş ve "Çocuk rızkıyla gelir" teslimiyeti.
Ancak işin içinde bir de jeopolitik inanç var. Örneğin Filistin’de ya da Pakistan’ın aşiret bölgelerinde çok çocuk doğurmak, sadece ailevi bir mesele değildir; o topraklarda nüfus olarak erimeme, direniş için kimliğini koruma ve kolektif bir varoluş mücadelesinin en biyolojik ve siyasi manifestosudur.
- Kadının Statüsü ve Trajik İkame Refleksi: Bu kültürlerde kadının toplumdaki saygınlığı, omzundaki rütbesi, doğurduğu çocuk sayısıyla ölçülür. Erken yaşta evlilikler kadının en verimli yıllarını anneliğe vakfetmesine yol açarken, madalyonun arkasında trajik bir dram daha saklanır: Yüksek bebek ölümleri. Sağlık sisteminin çöktüğü bu topraklarda aileler, "En azından birkaçı hayatta kalsın" dürtüsüyle, yani bir nevi ikame refleksiyle biyolojik sınırları sonuna kadar zorlar. Kadının eğitim ve istihdam zincirinin dışında kalması da bu kısır döngüyü besler.
Sözün Özü;
Dünya, iki uçlu derin bir yarılmaya doğru gidiyor. Bir tarafta parası, konforu, teknolojisi olan ama insanı tükenen, yaşlı ve steril bir Batı; diğer tarafta ise yoksulluğuna, çatışmalarına rağmen insan gücüyle fışkıran, beşik seslerinin kesilmediği bir Doğu ve Afrika...
Tarih bize gösteriyor ki, parası olan değil, insan gücünü elinde tutan coğrafyalar eninde sonunda geleceğin yönünü tayin eder. Bugün küçümsenen o yüksek doğum oranları, yarın küresel göç dalgalarıyla kapımızı çaldığında, dünyanın gerçek sahibinin kim olduğunu hep birlikte ve çok net bir şekilde anlayacağız.
Yahya Keleş/ TİMETÜRK