Edebiyat eserlerinde din, felsefe, tarih ve tasavvuf gibi alanların birbirine karışması ve eserin yapısını güçlendirmesi sıkça görülen bir durumdur. Daniel Defoe’nun kaleme aldığı Robinson Crusoe romanında da Püritenizm dini ile coğrafi keşiflerin getirdiği sömürgeciliğin dini temelleri açıkça gösterilmektedir. Bu açıdan bakıldığında eser, hem teolojik hem de politik bir romandır.
Üniversite yıllarında okuduğum bu eser, edebiyatta ilk roman örneği olarak kabul edilir. Roman; ailesini dinlemeyip denize açılan bir gencin gemi kazası geçirmesini, ıssız bir adada tek başına 28 yıl boyunca hayatta kalma mücadelesini ve adada tanışıp "Cuma" adını verdiği yerli ile kurduğu dostluğu anlatır.
Ancak Robinson Crusoe romanının türün ilk örneği olarak sunulmasına bakmamak gerekir. Bu romandan yaklaşık 700 yıl önce, 12. yüzyılda Endülüslü filozof İbn Tufeyl tarafından kaleme alınan Hay Bin Yakzan adlı eser, roman türünün ve hatta Robinson Crusoe hikâyesinin ilk modeli olarak karşımıza çıkar.
Bu kitap, ıssız bir adada bir ceylan tarafından büyütülen bir çocuğun öyküsüdür. Hayy, herhangi bir insan eseri veya toplum bilgisi olmadan; akıl ve gözlem yoluyla evreni, varoluşu ve en sonunda Allah’ın varlığını anlamayı başarır.
Robinson Crusoe ise ilk bakışta sade bir macera romanı gibi görünse de, biraz incelendiğinde din, siyaset ve siyasette dinin kullanımıyla ilgili pek çok örnek barındırır. Eserde hem teoloji hem politika, hem Püritenizm hem de sömürgeci beyaz adam zihniyeti yer alır.
Püriten beyaz adam Robinson, Batı zihniyetini tam anlamıyla temsil eder. Defoe, bu romanda, Batı aklını ve İngiliz zihniyetini kurucu, düzenleyici, eğitici, ehlileştirici ve medenileştirici bir güç olarak sunmaktadır.
Püriten Robinson
19. yüzyılda bir Püriten öğretisi olarak yazılan bu roman teolojik açıdan incelendiğinde, insanın aşırı hırsının günaha yol açtığı dersi verilir. İnsanın dünyadaki manevi yolculuğunu simgeleyen Robinson Crusoe, babasına karşı gelerek günah işlemesine sebep olan arzuları yüzünden ıssız bir adaya sürgün edilir. Babası sembolik olarak Tanrı'yı temsil eder ve bu durum cennetten çıkarılan Adem ile Havva hikayesini akıllara getirir. Âdem ve Havva da hırsları ile Tanrı'ya itaatsizlikleri yüzünden cennetten kovulmuşlardı. Romanın kahramanı Robinson da babasına ve Püriten aile anlayışına göre Tanrı'ya karşı gelme günahını işler, ayrıca gurur ve açgözlülük gibi hırslarına yenik düşer.
Robinson Crusoe hikâyesi, Püritenizme uygun olarak bir insanın Tanrı'dan uzaklaşması ve ardından tövbe ederek O'na yeniden bağlanması sürecini anlatır. Başlangıçta manevi olarak Tanrı'ya bağlı olmayan Robinson, bir gece rüyasında tövbe etmediği için kendisini azarlayan garip bir figür gördükten sonra dine yönelir ve düzenli olarak İncil okumaya başlar. Artık kendisini adada yalnız hissetmez, çünkü dua ederek Tanrı ile konuşabildiğini fark etmiştir.
Püriten Beyaz Adam
Günlerden bir gün Robinson, çevre adalardan gelen yamyamlar tarafından esir alınan ve adasında yenmeyi bekleyen yerli bir genci, barut ve tüfek yani teknoloji yardımıyla kurtarır. Genç yerli, Robinson'a sadık kalacağına yemin eder. Robinson, Tanrı tarafından kendisine gönderildiğine inandığı bu genci eğitir ve ona "Cuma" adını verir.
Karayipli bu genç, artık Robinson’un sadık kölesidir. Robinson, kendi iyiliği bahanesiyle ve gerektiğinde şiddet kullanarak onu eğitir; böylece Cuma'yı üreten bir hizmetçi ve köleye dönüştürür.
Robinson, adasında, coğrafi keşiflerden sonra beyaz adamın yaptıklarını tekrarlar. Hiç bilmediği bitkileri, yemişleri ve hayvanları keşfederek onlar hakkında bilgi sahibi olur. Ayrıca adada karşılaştığı tüm tehlikeleri teknoloji kullanarak etkisiz hale getirir. Her geçen gün yeni keşifler yaparak yaşam alanını büyütür; çünkü o, Batı zihniyetini ve sömürgeci kâşifleri temsil etmektedir.
Sömürgeciliğin temelindeki zihniyet, karşılaşılan tüm zorluklara rağmen gidilen yeri kendine göre şekillendirmeyi ve kendi çıkarları için kullanmayı amaçlar. Nitekim Robinson Crusoe, sömürgeleştirilen ülkelerin ve yerinden edilen halkların emperyalist güçler tarafından nasıl boyunduruk altına alındığının net bir örneğidir. Sömürülen ve köleleştirilen Cuma benzeri karakterler, sömürenlerle eşit düzeye geldiklerini iddia etseler bile "öğrenilmiş kölelik" ve efendilik ilişkisi devam eder.
Tarih boyunca beyaz adam, din ve sömürü anlayışından asla vazgeçmemiştir. Gittikleri adalara din götürdüklerini söyleyerek buraları güya medenileştirmişlerdir. Geriye ise efendileri tarafından kaynakları sömürülmüş ve medeni olduğunu zanneden köle zihniyetli insanlar kalmıştır.
Efendiler, sömürmek istedikleri bölgelere demokrasi ve barış gibi medeniyet sembolleri götürdüklerini iddia ederler. Ancak gerçekte yaptıkları şey din götürmek, karşılığında o bölgelerin zenginlik kaynaklarını kendi ülkelerine taşımaktır.
“Kitabımız Kur'an'da bize barış içinde acı çekmeyi öğreten hiçbir şey yoktur. Dinimiz bize akıllı olmayı öğretir.” (Malcolm X)
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK