Cumhuriyet, modern siyaset bilimi literatüründe demokrasinin en gelişkin ve rafine biçimi olarak baş tacı edilir. Atatürk’ün veciz bir şekilde ifade ettiği üzere, demokrasi 'prensibinin en asri ve mantıki tatbikini temin eden hükümet şekli'dir.
Ancak bu teorik ve tarihi zirve, pratik siyaset meydanlarında sandık başına gelindiğinde felsefi bir ayin, hatta bir 'moda haftası' atmosferine bürünmektedir. Vatandaşlar ve siyasi aktörler birbirini 'Sen asıl demokrat değilsin, asıl demokrat benim' suçlamalarıyla, neredeyse teolojik bir taassup içinde itham etmektedirler.
Demokrat olmak, sıradan bir sivil olma erdeminden çıkıp seküler bir dinin havariliğine dönüşmekte; işin ucundaki erdem yarışı 'demokrasi şehidi' gibi hamasi ve teolojik kavramlarla bezenmektedir.
Oysa halk anlamına gelen dēmos ile güç veya iktidar anlamına gelen kratia kelimelerinin etimolojik evliliğinden doğan bu siyasal çocuk, acaba gerçekten nur yüzlü bir melek midir, yoksa insanlık tarihinin en uzun soluklu, alternatifsiz gibi sunulan sihirli illüzyonu mu?
Demokrasi eleştirilemez, dokunulamaz bir seküler tabu mudur?
Bu soruyu sormak bile modern liberal demokrasilerin ortodoksluğunda büyük bir günah sayılmaktadır. Oysa demokrasinin beşiği olan Antik Atina’da bile bu sistem hiç de öyle körü körüne bir coşkuyla karşılanmamıştır.
MÖ 508 yılında Kleisthenes reformlarıyla doğan doğrudan demokrasi, dönemin en keskin filozofları tarafından en sert eleştirilere maruz kalmıştır.
Platon’un kayda geçirdiği ve Sokrates’in meşhur gemi metaforuyla somutlaşan eleştiri, bugün dahi demokrasinin Achilles topuğunu gözler önüne sermektedir:
"Bir gemiyi rotasından saptırmak istemiyorsanız, yoldan geçen rastgele bir yolcu mu gemiyi yönetmelidir, yoksa denizcilikten anlayan uzman biri mi?"
Binaları mimarlar, gemileri ustalar, hastaları hekimler tedavi ederken; en karmaşık ve hassas organizasyon olan devlet yönetiminin, hiçbir liyakat ve uzmanlık aranmaksızın rastgele kalabalıkların oyuna devredilmesi Sokrates’e göre akıl kârı değildir.
Atina demokrasisi, bu rahatsız edici hakikati dile getiren Sokrates’i 'şehir tanrılarına inanmamak ve gençlerin ahlakını bozmak' suçlamasıyla ölüme mahkum ederek, hoşgörüsüzlüğünü ve kendi meşruiyet krizini dramatik bir şekilde kanıtlamıştır.
Asırlar geçtikçe doğrudan demokrasinin uygulanabilirliği ortadan kalkmış, yerini modern ulus-devletlerle birlikte 'temsili demokrasi'ye bırakmıştır. Ancak elit teorisyenleri Gaetano Mosca, Vilfredo Pareto ve Robert Michels ile birlikte Karl Marx, demokrasinin bu yeni formunun da halkın kendi kendini yönetmesinden ziyade, mülk sahibi sermaye sınıfının ve seçkin azınlığın iktidarını meşrulaştıran sofistike bir perde olduğunu kanıtlamışlardır.
Sandıkta oy kullanıp beş yıl boyunca siyaset sahnesinden tasfiye edilmek, kitlelere 'egemenlik' adı altında sunulan en büyük teselli ikramiyesi olarak görülmüştür.
20. yüzyılın sonlarına doğru demokrasi, yerel bir yönetim rejiminden çıkarak küresel hegemonya odaklarının elinde parıl parıl parlayan stratejik bir 'ihracat markası'na dönüşmüştür.
Uluslararası örgütlerin yardımlarına iliştirilen şartlar, Freedom House gibi kuruluşların hazırladığı endeks raporları, bu ihracatın ideolojik aparatlarıdır. Bazen ekonomik ambargolar ve diplomatik baskılarla, en radikal ve ironik hallerinde ise 'demokratik düzeni ve insan haklarını tesis etmek' kisvesi altında bizzat organize edilen askeri işgallerle kapılara dayanmaktadır.
Tarih bu ikiyüzlülüğün delilleriyle doludur. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ilk bildirgesinde amacın 'demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmak' olduğu ilan edilmiştir. Demokrasi aşkı, vesayetçi odaklara bazen sabaha karşı kolluk kuvvetleriyle radyo binası bastıracak kadar tutkulu bir motivasyon kazandırmaktadır.
Osmanlı’nın son döneminde halkın kendi kendini yönetme yetkinliği olmadığı bahanesiyle icat edilen 'Manda ve Himaye' sistemi, günümüzde Batı başkentlerinin düzenlediği 'Demokrasi Zirveleri' ile yeniden hortlatılmıştır. Hangi ülkenin bu zirvelere davet edileceği, kimin 'uygarlık testini' geçip geçmediği Batılı merkezler tarafından belirlenmektedir. Böylece demokrasi, egemenlik haklarını ihlal etmek ve jeopolitik çıkarları tahakküm altına almak için kusursuz bir 'meşruiyet gerekçesi' haline gelmiştir.
Geçmiş yüzyılın ezberletilmiş ve kutsallaştırılmış yönetim jargonu olan demokrasi, bugün parmaklarımızın ucundaki dijital çağda yerini çok daha radikal bir dönüşüme bırakmaktadır. İçinde yaşadığımız dijital çağ, yapay zeka, big data ve algoritmik yönetim biçimleriyle birlikte ulus-devlet sınırlarını ve klasik demokratik mekanizmaları aşındırmaktadır.
Dijitalleşme ile küreselleşme ikiz kardeşler olarak yürümektedir: Ne kadar dijitalleşirsek, o kadar küreselleşiyoruz.
Bu süreç orta ve uzun vadede insanlık için köklü soruları beraberinde getirmektedir:
Dijitalleştiğimiz ve küreselleştiğimiz bir dünyada ulusal ve yerel kimliklerimizden geriye ne kalacaktır?
Küresel ağların ve devasa teknoloji monopollerinin denetiminde din, inanç ve geleneksel değerler varlığını sürdürebilecek midir?
Biyolojik ve kültürel aidiyetlerin silikleştiği bir evrende cinsiyet, aile ve insan doğası nasıl bir erozyona uğrayacaktır?
Yoksa milli kimliklerimizi, tarihimizi, inançlarımızı ve köklerimizi unutup pırıl pırıl, esnek ve itaatkar birer 'küresel dijital vatandaş' mı olmaya zorlanıyoruz?
Görünen o ki, milliyetin, dinin, cinsiyetin ve özgün kimliklerin unufak edildiği pürüzsüz bir 'dünya vatandaşı' projesine doğru evrilmekteyiz. Bu nihai aşamada 'biz, biz olmayacağız; herkes biz olacak, biz herkes olacağız.'
Antik dönemden beri dokunulmaz bir fetih olarak pazarlanan demokrasi söylemi, bugün küresel dijital otokrasilerin ve teknokratik oligarşilerin perdesi olarak işlev görmektedir. İnsanlık, dijital küreselleşmenin atomize edilmiş, köksüz ve renksiz özneleri haline getirilmek istenmektedir.
Ancak tarihin ve felsefenin direniş hatları, bu homojenleştirme dalgasına karşı en saf hakikati fısıldamaya devam etmektedir. Küresel sistemin tüm standartlaştırma baskısına rağmen, erdemli insan kalabilmenin tek yolu o eşsiz çağrıya kulak vermektir:
"Başkası olma, kendin ol / Böyle çok daha güzelsin!"
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK