Henüz gerçekleşmemiş felaketlerin peşinen yasını tutma hastalığı yeni birşey değil bizde… Evellâllah; köpürtme, felâket tellâlliği ve mübalâğa da kimse elimize su dökemez… Farklı düşündün mü sıfatlama hazır; “goygoycu” Nerede ‘Goygoycu’ varsa, hangi amaçla yapıyorsa; şerefsizdir. Namussuzdur… Yaptı diyende en hafif tabiri ile bu sıfatları taşıyan müfteridir… Bıktım bu üstenci tavırlardan… Ya kardeşim arzın merkezi misiniz? Herşeyi siz mi bilirsiniz? Gelelim asıl meseleye; Ya PKK yine kalleşlik yaparsa! Ya silah bırakmazsa! Ya yeniden dağa çıkarsa! Ya Apo’ya statü isterlerse! Ya özerklik isterlerse! Ya Kürtçe resmî dil olsun derlerse! Ya Anayasa’dan Türk kelimesini çıkarmaya kalkarlarsa! Ya Amerika şöyle yaparsa! Ya İsrail böyle yaparsa! “Ya İngiltere haritayı önümüze koyarsa?” Gibi, haklı çıkma tutkusunun esareti, Ve kronikleşmiş eziklik duygusu ile oluşturduğunuz varsayımlardan, Siyasal oportünizmden, Millete korku ve ayar vermekten imtina edin artık... Arkadaş… Doğmamış çocuğa don biçip sünnet düğününü bile yapıyorsunuz… Ya pkk kalleşlik yaparsa; Bu soruyu asla küçümsemiyorum… Çünkü PKK’nın sicili ortada. Türkiye terör konusunda romantizm yapabilecek bir ülke değildir. On yıllardır şehit vermiş, köy baskınlarını, mayınları, bombaları, şehir terörünü yaşamış bir devletin hafızasını silmesini kimse bekleyemez… Üstelik Türkiye yalnızca PKK ile mücadele etmedi. PKK’nın ve onunla bağlantılı yapıların uluslararası ilişkileri de yıllardır Türkiye’nin önünde ciddi bir güvenlik meselesi oldu. Bundan sonra da olmaya devam edecek. ABD’nin Suriye’de SDF ile yani alçak teröristlerle kurduğu askeri ilişki sır değildir. Daha önemlisi, dönemin ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, SDF’nin YPG’den doğduğunu, YPG’nin de PKK ile güçlü bağları bulunduğunu açıkça ifade etmişti. Yani Türkiye’nin yıllardır; “Siz bizim güvenlik tehdidi olarak gördüğümüz yapıyla iş tutuyorsunuz” itirazı hayal ürünü değildi. Mücadelesi hep vardı… Onca harekât savaşcılık oyunu muydu? İşin garip tarafı; daha dün diyebileceğimiz yakın zamanda; PKK’nın arkasındaki uluslararası destek konuşuluyordu. Suriye’nin kuzeyindeki yapılanma konuşuluyordu. Silahlar konuşuluyordu. Terör örgütünün bölgesel hesapların aparatı hâline gelmesi konuşuluyordu. Alçakların yol kesip kimlik sorduğu görüntüler, pervasızlıkları baş kaldırışları konuşuluyordu… Bugün ise; silah bırakma ve örgütün tasfiyesi konuşuluyor… “Ya bırakırsa arkasından başka bir şey gelirse?” diye korku salıyoruz… Yahu arkadaş! İstediğiniz yöntemi geliştirin; adı üstünde ‘terörist’ köpek bok yemekten vazgeçmez. Karşınızda bunu bilmeyen bir devlet mi var? Korku pompalamaktan başka yaptığınız birşey yok… Silahlıyken kork, Silah bırakırken ayrı kork, Dağdayken kork, Dağdan inerken kork ve korku senaryoları üzerinden siyaset yap… Bu alçak teröristlerin hangi şartlarda olursa olsun maşalıklarından vazgeçeceklerine mi inanıyor bu devlet? Bu nasıl bir yaklaşım? Hafızamız bu kadar kısa olmamalı. 2015 yılında dönemin HDP Hakkâri Milletvekili Abdullah Zeydan’ın söylediği; “PKK sizi tükürüğüyle boğar” sözünü hatırlayın… Dün bu pervasızlığa, bu kalleşliğe ‘sus pus’ olanlar. Şimdilerde şahin kesiliyorlar… Bu şerefsiz, bu alçak teröristler siyaset üzerinde oluşturdukları gölge yeni değil… Çok gerilere gidip bu alçakların TBMM’ne nasıl girdiklerini anlatarak bir ölünün ardından konuşmayalım… Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2015’te PKK’nın silah bırakması tartışılırken söylediği sözler kayıtlardadır… PKK’nın Kandil’e çekilse bile silah bırakmayacağını, IŞİD’le savaştığını ve ABD’den destek gördüğünü söylüyordu. Yani dün; “PKK niye silah bıraksın?” diye tartışıyorduk. Bugün; “PKK silah bırakırsanın acaba altında ne varı?” tartışıyoruz. Amenna da; biraz İnsaf hakikaten… En azından yarın yüyüze geleceğim dostlarımı tenzih ederek soruyorum; ne istediğinizi biliyor musunuz siz? Hangi sonuç sizin için mâkbul? Öyle beylik laflarla, korku senaryolarıyla, kestiğiniz ahkâmlarla değil; akılcı bir alternatif çalışmayla koyun düşüncelerinizi… Şu ayırımı yapmak lazım… Terörsüz Türkiye demek; “PKK artık çok iyi çocuk oldu, hepimiz evimize gidelim” demek değildir… Devlet böyle düşünmez… Devletin görevi güvenmek değil, kontrol etmektir. İstihbarat bunun için vardır. TSK bunun için vardır. Emniyet bunun için vardır. Diplomasi bunun için vardır. Devlet aklı bunun için vardır. PKK gerçekten silah bırakıyor mu? Kadroları tasfiye ediliyor mu? Silahlar kayıt altına alınıyor mu? Başka isimler altında örgütlenme devam ediyor mu? Suriye ve Irak’taki bağlantılar ne oluyor? Finans kaynakları ne oluyor? Devletimiz saf değil… Bunların tamamı takip edilir. Nitekim 2025’te terörist başının silah bırakma çağrısından sonra fesih kararı açıkladı ve sembolik silah bırakma süreci başladı. Yedi mi devletimiz bunu? Silahsızlanmanın ve örgütsel tasfiyenin tamamlanmadığını söylemedi mi? Çünkü devlet çocuk değildir. “Silah bıraktım.” “Tamam kardeşim, inanıyorum.” diyecek hâli yoktur. Devlet beyana değil, sahadaki sonuca bakar. Efendim, şeyyy; Hadi kalleşlik yaparsa; ya kardeşim kimse bu alçaklardan kalleşliğin dışında bir şey beklemez. Kimse bunların elinde bir kutu gofrettle geçmiş olsuna geleceğini düşünmez… Yaparlarsa gereği yapılır. Bu kadar basit. Türkiye’nin terörle mücadelede onlarca yıllık askerî, teknolojik ve istihbarî birikimi ortadan kalkmış değildir. Silah bıraktı diye İHA’lar hangara kaldırılmayacak. SİHA’ların üzerine branda çekilmeyecek.Karakollar kapatılmayacak. MİT tatile çıkmayacak. TSK; “Arkadaşlar PKK söz verdi, bundan sonra nöbete gerek yok” demeyecek. Devlet devletliğini sürdürecek. Ama terörist örgüt silah bırakıyorsa devlet de bunun sonucunu almaya çalışacak… Devlet ciddiyeti böyle olur... “Ya terörist başına statü isterlerse; İstesinler. İstemek başka, devletin kabul etmesi başka şey… Bir terör örgütünün veya siyasi aktörün talepte bulunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin o talebi kabul edeceği anlamına mı gelir? Yarın biri çıkıp İstanbul’u isterse İstanbul’u mu vereceğiz? Bir başkası İzmir’i isterse tapusunu mu göndereceğiz? Terör örgütü elebaşına devlet egemenliğini tartışmaya açacak bir statü talebi gelirse devlet reddeder. Bu kadar. “Ya özerklik isterlerse?” İstesinler. İstemiyorlar mı zaten. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını değiştirecek karar, bir terör örgütünün talebiyle alınamaz. Amerika istiyormuş… İsrail istiyormuş… İngiltere harita çiziyormuş… Korkmayın… Bu memleketin tapusu Washington’da değil… Ankara’da Meclis var. Anayasa var. Devlet var. Millet var…. Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda karar verecek irade Londra’da, Washington’da veya Tel Aviv’de değil, Türkiye’dedir. “Ya Türk kelimesini kaldırırlarsa! Yine aynı mesele… Ortada böyle bir düzenleme varsa getirirsiniz metni önümüze. Okuruz. Tartışmasını bile yapmayız. Karşı çıkarız. Gerekirse meydanlarda itiraz ederiz. Ama olmayan madde üzerinden; “Yarın kesin bunu yapacaklar” demek siyaset değil, falcılıktır. Doğmamış Çocuğa Don biçmeyelim… Tedbirli olmak başka şeydir. Felaket tellallığı başka. Ava çıkan avcı;“Ormanda yılan vardır.” diye ava gitmezse avcılık yapamaz. Balıkçı Pirana filmini izleyip, “Denizde pirana varmış derse balık tutamaz… Denizci Titanik filmini izleyen denizci donanmasını marinaya yöneltmez… Barbaros Hayrettin Paşa’ya; “Paşam, deniz tehlikeli, gemi batabilir.” deseydiniz herhâlde cevabı sizi gemiden atardı… Devlet yönetmek de böyledir. Riski görürsünüz. Tedbirinizi alırsınız. Kırmızı çizginizi çekersiniz. İstihbaratınızı çalıştırırsınız. Ordunuzu güçlü tutarsınız. Ve yürürsünüz… “PKK kalleşlik yapar mı?” Sorusu başlı başına saçma… ya kardeşim terörist örgütün heriflik mi bekliyorsun… bu nasıl kafa… Deki! “Yaparsa Türkiye Cumhuriyeti bununla baş edebilecek güçte midir?” Cevabım nettir; Evet. Çünkü bugün terörle mücadele kapasitesi, sınır ötesi operasyon kabiliyeti, istihbarat imkânları ve savunma teknolojileri bakımından geçmişin Türkiye’sinden farklı ve güçlü bir Türkiye vardır. Öyleyse neden kendi devletimizi daha baştan aciz kabul ediyoruz? Bir taraftan; “Türkiye büyük devlettir.”diyeceğiz. Öbür taraftan; “Üç kişi dağa geri çıkarsa ne yapacağız?” diye titreyeceğiz… İkisi aynı anda olmaz. Ama bütün bunlar bir şartla; Bu süreç ne pahasına olursa olsun yürütülmemelidir. Kırmızı çizgiler açık ve net olmalıdır; Teröre siyasi meşruiyet yok. Silaha dönüşe müsamaha yok. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tartışılması yok. Üniter devlet yapısının pazarlığı yok. Terör örgütünün başka isimlerle yeniden silahlanmasına göz yumma yok. Bunlardan biri önümüze geldiği gün ben de sorarım… Ve en sert itirazı yaparım. Ama bugün ortada olmayan şeyleri olmuş kabul ederek, gerçekleşmemiş felaketlerin ağıdını yakarak terörle mücadele edilmez… Türkiye çok vakit kaybetti… Bu ülke teröre sadece canlarını vermedi. Yıllarını verdi. Parasını verdi. Enerjisini verdi. Kalkınmasını verdi. Kardeşliğini örseledi. Binlerce eve ateş düştü. Anneler ağladı. Gencecik insanlar toprağa verildi. Türkiye’nin kaynakları dağlarda terörle mücadeleye harcandı. Eğer bugün silahlı terörü gerçekten sona erdirebilecek tarihî bir imkân doğmuşsa, devlet bunu elbette değerlendirecektir. Ama gözü kapalı değil. Gözü dört açık. İşte benim savunduğum budur. Ne saf iyimserlik… Ne paranoya… Ne teslimiyet… Ne de felaket tellallığı… Bülle oynamıyor devlet. PKK kalleşlik yaparsa? Gereği yapılır. Birileri özerklik isterse? Devlet gereken cevabı verir. Birileri Türkiye’nin tapusuna göz dikerse? Karşısında Türkiye Cumhuriyeti’ni bulur. Milleti bulur… Ama bütün bunlar olabilir diye bugün terörün bitme ihtimaline de kurşun sıkılmaz. Çünkü korkarak büyük devlet olunmaz. Büyük devlet; barışı isterken silahını unutmayan, elini uzatırken sınırını koruyan, ihtimalleri hesaplayan ama ihtimallerin esiri olmayan devlettir. Hülasa; Doğmamış çocuğa don biçmeyelim. Doğarsa bakarız. Don dar gelirse değiştiririz. Ama biri kalkıp çocuğu bizden almaya çalışırsa… O zaman da bu millet ne yapacağını gayet iyi bilir…
Hakkı Balcı/TİMETÜRK