Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üniversite vizyonu, ilmi hayatla buluşturan ve tarihî mirastan geleceği kuracak ilhamı alan güçlü bir çağrı sunuyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen 2026–2027 Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde yaptığı konuşma, üniversitenin görevini anlam, hakikat ve toplumsal sorumluluk etrafında düşünmeye çağırıyor. “Bizim zihin haritamızda bilginin odağında anlam, anlamın çekirdeğinde ise hakikat vardır” sözü, bu yaklaşımın özünü oluşturuyor.
Bilginin değerini yalnızca miktarıyla veya görünürlüğüyle ölçmeyen; kavrayışı, özgün düşünceyi ve insanlığa katkıyı önemseyen bu vizyon takdiri hak ediyor.
Bununla birlikte, üniversite yönetimlerinin söz konusu anlayışı ne ölçüde benimsediği, konuşmalardan çok günlük uygulamalarına bakılarak anlaşılabilir.
Erdoğan’ın “Bilimin, hakikate giden yol olarak ele alınması, bu anlayışın yansımasıdır” ifadesi, bilimsel faaliyete ciddi bir sorumluluk yüklüyor.
Hakikati aramak; veriyi dikkatle incelemeyi, yerleşik kanaatleri sorgulamayı ve gerektiğinde mevcut açıklamaların yetersizliğini göstermeyi gerektirir.
Böyle bir arayışın gelişebilmesi için üniversitede soru sormanın ve bilimsel itirazın desteklenmesi gerekir.
Yönetimin hoşuna giden sonuçları üretmekle hakikate yaklaşmak her zaman örtüşmeyebilir. Bu nedenle Erdoğan’ın vizyonuna uygun bir üniversite, bilim insanının farklı düşünmesini kurumsal bir imkân olarak korumalıdır.
Yönetimlerin bunu ne ölçüde sağladığı ise açıkça değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Konuşmanın “İlmi ve alimi baş tacı eden ecdat” vurgusu, geçmişe duyulan saygıyı bugüne taşıyan güçlü bir ölçüt sunuyor.
Âlimi baş tacı etmek, ona törende yer ayırmakla tamamlanmaz. Araştırma için zaman ve kaynak sağlamak, önerilerini dinlemek, emeğini adil değerlendirmek ve düşüncesine saygı göstermek gerekir.
Kendi öğretim elemanının görüşme talebini karşılamayan veya bilimsel önerisini gerekçeli biçimde değerlendirmeyen bir yönetim anlayışı varsa, bunun ilme ve âlime verilen değerle ilişkisi sorgulanmalıdır.
Üniversitelerin tamamı hakkında tek bir hüküm verilemez; ancak her yönetim, bilim insanının çalışmasını nasıl kolaylaştırdığını gösterebilmelidir.
Erdoğan’ın İmam Gazali’ye atfederek aktardığı “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen cevizin hepsini kabuk zanneder” sözü de üniversitenin görünen yüzüyle düşünsel derinliği arasındaki ilişkiyi tartışmaya açıyor.
Binalar, unvanlar, törenler ve başarı tabloları önemlidir. Fakat bunların arkasında hangi soruların sorulduğu, hangi özgün çalışmaların desteklendiği ve öğrencilerin nasıl bir bilimsel kültür içinde yetiştiği de görülmelidir.
Üniversitenin kurumsal görüntüsünü geliştirmek, içindeki düşünce hayatını güçlendirmekle birlikte yürütülmelidir. Kabuk özenle korunurken özün ihmal edilmesi, konuşmanın işaret ettiği anlam arayışını zayıflatır.
Özgünlük konusunda Erdoğan’ın beklentisi açıktır: “Hocalarımızdan biz aynı zamanda çağa anlam verecek fikirler, kavramlar, modeller, sistemler, teknik yenilikler de geliştirmelerini bekliyoruz.”
Bu sözler, akademiyi mevcut bilgiyi tekrar etmenin ötesine çağırıyor. Ancak özgün fikir, önceden belirlenmiş sonuçlara ulaşma zorunluluğu altında kolayca gelişmez.
Yeni bir araştırma başarısız olabilir, beklenmedik bir bulguya ulaşabilir veya uzun süre gerektirebilir. Yönetimin görevi, bu süreci bilimsel ölçütlerle değerlendirmek ve araştırmacıya çalışma alanı sağlamaktır.
Yalnızca hızlı sonuç veren ve kolayca tanıtılabilen faaliyetleri destekleyen bir anlayışın, özgünlük beklentisini karşılaması güçleşir.
Konuşmadaki “Hiçbir kariyer hesabının, bilginin, araştırmanın, insanlığın ortak hazinesine özgün katkılarda bulunma şevkinin önüne geçmesine izin veremeyiz” uyarısı da bu bakımdan değerlidir.
Akademik ilerlemenin bilimsel katkıyla ilişkisi korunmalıdır. Bir çalışmanın değeri, hangi yeni bilgiyi ortaya koyduğu ve hangi ihtiyaca cevap verdiği üzerinden de ele alınmalıdır. Erdoğan’ın başarı rakamları için söylediği “Bu rakamlar kuşkusuz önemlidir. Ama bizim nazarımızda yeterli değildir” cümlesi, üniversite yönetimlerine değerlendirme ufkunu genişletme sorumluluğu verir.
Sayılabilir başarıların yanında araştırmanın niteliği, öğretimin derinliği ve toplum üzerindeki etkisi de görünür olmalıdır. Bu yaklaşım, yerellik için güçlü bir dayanak oluşturuyor.
Erdoğan üniversiteleri, “ulaştığı bu bilgileri de toplumla paylaşan, meselelerin çözümüne katkı sunan kurumlar” olarak tanımlıyor. Toplumun meseleleri ise üniversitenin bulunduğu çevrede somutlaşır: Bir bölgenin su sorunu, tarımsal üretimdeki kayıpları, sağlık hizmetlerine erişimi, genç işsizliği veya kültürel mirasının korunması…
Üniversitenin bu sorunlara yönelmesi, bilimsel iddiasını küçültmez. Yerel bir ihtiyaçtan hareketle geliştirilen yöntem, daha geniş bir alanda kullanılabilecek özgün bilgiye dönüşebilir.
Yerellik, evrensel bilime katkının başlangıç noktalarından biridir.
Ancak yerel sorunları anlamak için üniversitenin yerel hayatla düzenli ilişki kurması gerekir. Çiftçinin deneyimini, küçük işletmenin üretim güçlüğünü, öğretmenin sınıfta karşılaştığı sorunu ve yurttaşın gündelik ihtiyacını dinlemek, araştırma sorusunun niteliğini artırabilir.
Erdoğan’ın “bilgiyi idrakle buluşturup manayı fehmedebilmek” ifadesi burada somut bir karşılık kazanır. Bilginin hayat içindeki anlamı, sahaya temas edildiğinde daha iyi kavranır.
Üniversite yönetimleri bu ilişkileri destekliyor mu, yoksa toplumla teması birkaç ziyaret ve etkinlikle mi sınırlıyor?
Vizyonla uygulama arasındaki uyum, bu sorunun cevabında da görülecektir.
Ekonomik katkı konusunda konuşma doğrudan bir beklenti ortaya koyuyor: “Üniversitelerimizin üçüncü misyonlarına daha fazla yoğunlaşmalarını, yani ekonomiye ve topluma yaptıkları katkıları artırmalarını arzu ediyoruz.”
Bu hedef, araştırmanın üretimle ve toplumsal ihtiyaçlarla buluşmasını teşvik ediyor.
Katkı; bir işletmede enerji kaybını azaltmak, tarımsal verimliliği artırmak, yeni bir üretim yöntemi geliştirmek veya yerel bir ürünün değer kazanmasını sağlamak biçiminde ortaya çıkabilir. Bunun için üniversite ile üretici arasındaki ilişkinin sürekliliği, hizmetlerin erişilebilirliği ve sonuçların izlenmesi önemlidir. İmzalanan iş birliği protokolünün değeri, sonunda hangi ihtiyacın karşılandığıyla birlikte değerlendirilmelidir.
İstihdam da bu ekonomik çerçevenin önemli bir parçasıdır. Erdoğan’ın “Ne eğitimde ne istihdamda” olan gençlerin sayısını azaltma hedefi, yükseköğretimin gençlerin hayatındaki karşılığına dikkat çekiyor.
Konuşmada reel sektörle uyumlu eğitim ve işletmede mesleki eğitim modellerinin vurgulanması, öğrenmeyle çalışma hayatı arasında bağ kurma arayışını gösteriyor. Bu bağ kurulurken mezunun işinin niteliği, aldığı eğitimle ilişkisi ve mesleki gelişim imkânı da gözetilmelidir.
Üniversite, öğrenciyi bir işe hazırlarken değişen koşullarda öğrenebilecek ve yeni çözümler geliştirebilecek bir insan olarak yetiştirmelidir. Böylece istihdam hedefi, konuşmadaki özgünlük ve idrak anlayışıyla bütünleşir.
Tarihî miras konusunda Erdoğan’ın “Önemli olanın maziyle övünmek değil maziden güç almak, ilham almak olduğunu vurgulamak için söylüyorum” ifadesi özellikle anlamlıdır.
Bu yaklaşım, geçmişi yalnızca anlatılacak bir başarı hikâyesi olarak bırakmıyor; bugünkü üretimin kaynağı olarak ele alıyor. Üniversiteler için bunun karşılığı, yerel arşivleri araştırmak, tarihî yapıları belgelemek, yazma eserleri incelemek ve geçmişten devralınan bilgiyi yeni sorularla değerlendirmek olabilir.
Mirası korumak kadar onu anlamak da gerekir. Geçmişin bilimsel birikimine saygı, bugünün araştırmacısına özgün çalışma imkânı sağlandığında daha güçlü bir anlam kazanır.
Kültürel değerler de aynı sorumluluğun içindedir.
Erdoğan’ın Bağdat’tan İstanbul’a, Kahire’den Semerkant’a uzanan ilim merkezlerini hatırlatması ve üretilen bilginin insanlığın yararına sunulmasını vurgulaması, kültürü paylaşım ve üretim içinde düşünmeye imkân veriyor.
Üniversite; bulunduğu çevrenin dilini, müziğini, edebiyatını, zanaatlarını ve sözlü hafızasını araştırabilir. Bu değerlerin korunması, yeni kuşaklara aktarılması ve çağdaş üretimle ilişkilendirilmesi için yerel topluluklarla birlikte çalışabilir.
Böyle bir yaklaşım, kültürü yalnızca törenlerde sergilenen bir unsur olmaktan çıkarıp yaşayan bir bilgi ve yaratıcılık alanına dönüştürür.
Yerel kültürün ekonomiye katkısı da düşünülebilir; ancak kültürel değerlerin anlamı gelir üretme kapasitesiyle sınırlanmamalıdır. Bir zanaatın sürdürülmesi istihdam sağlayabilir, tarihî bir çevrenin korunması yerel kalkınmaya katkı sunabilir. Aynı zamanda bunlar toplumun hafızasını, aidiyetini ve kuşaklar arasındaki bağını korur.
Üniversitenin görevi, bu farklı değerleri birlikte değerlendirmektir. Erdoğan’ın bilginin odağına anlamı yerleştiren yaklaşımı, kültürel mirasın ekonomik faydası kadar insani ve tarihî öneminin de gözetilmesine dayanak oluşturuyor.
Cumhurbaşkanı’nın “Sistemi iyileştirecek, sistemi daha etkin hâle getirecek her türlü yapıcı eleştiriye açığız” sözü, üniversite yönetimleri için de uygulanabilir bir ilke olmalıdır.
İlmi ve âlimi önemseyen, özgünlüğü destekleyen, yerel sorunları dinleyen ve kültürel mirası araştıran bir yönetim anlayışının gelişmesi için eleştiriye açık karar süreçleri gerekir.
Erdoğan’ın vizyonu, üniversiteyi anlam üreten ve hayatı iyileştiren bir kurum olarak düşünmesi bakımından güçlüdür.
Yönetimlerin bu vizyona uygunluğu ise bilim insanına sağladıkları imkânlarda, destekledikleri özgün araştırmalarda ve çevrelerine sundukları somut katkılarda görülecektir.
İlmi ve âlimi baş tacı etmenin bugünkü karşılığı, bu hedefleri günlük yönetim kararlarında yaşatmaktır.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin