Kıymetli okuyucum,
Günümüzün hızla değişen dünyasında, "daha fazlasına sahip olma" arzusu modern insanın temel motivasyonu haline gelmiş durumda. Sosyal, ailevi ve bireysel alanlarda yaşanan pek çok krizin temelinde, aslında kadim bir erdem olan kanaat duygusunun yitirilmesi yatıyor. Modern ekonomik sistem, ihtiyaçların sınırsız, kaynakların ise sınırlı olduğu varsayımı üzerine kurulu olsa da, İslam ahlakı bize asıl meselenin "gönül zenginliği" olduğunu hatırlatıyor.
Bireysel anlamda kanaat, sanıldığı gibi "azla yetinip köşesine çekilmek" değil; hırs, tamah ve doyumsuzluk gibi ruhu daraltan prangalardan kurtulmaktır. Peygamberimiz (as) Ademoğlu’nun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü isteyeceğini ve bu doyumsuzluğun ancak "toprakla" son bulacağını çarpıcı bir şekilde ifade buyurur.
Modernizmin tasarladığı yeni dünyanın insan modeli; hazlarını amaca dönüştürerek sürekli bir arayış içine itilmiş, devamında ise hesapsız bir doyumsuzluğa mahkûm edilmiş insan modelidir.
Oysa gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönlün zengin olmasıdır. İslam alimleri kanaati "tükenmez bir hazine" olarak tanımlarlar. Birey, helal dairesinde çalışıp çabaladıktan sonra elde ettiği sonuca razı olduğunda, vicdani bir huzura kavuşur. Aksine, hırs ve tamah sebebiyle kanaati terk edenler, sahip oldukları malların esiri haline gelirler; bu durum ise onları iç dünyalarında şiddetli bir darlık ve vicdan azabıyla baş başa bırakır.
Ailedeki kanaat temel taştır. Zira kanaat ailede başlar ve sokağa, oradan da tüm topluma yayılır. Geleneksel geniş aileden çekirdek aileye geçişle birlikte, aile içindeki değer aktarımı sekteye uğramış; yerini tüketim odaklı bir yaşam tarzı almıştır. Günümüzde "iyi ebeveynlik", çocuğun her istediğini almakla veya onu "aşırı programlanmış bir proje çocuk haline getirmekle eşdeğer görülmeye başlanmıştır.
Hiç şüphesiz doyumsuzluk kültürü, aileleri sadece maddiyat üzerinden tanımlanan bir yarışın içine sokmaktadır. Ebeveynlerin bütün duygusal yatırımlarını çocuklarının "başarısı" ve "tüketimi" üzerine yapması, bencil ve doyumsuz nesillerin yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Aile içindeki huzursuzlukların ve boşanma oranlarındaki artışın arkasında, beklentilerin sürekli yükseltilmesi ve eldekiyle yetinememe (kanaatsizlik) problemi yatmaktadır. Oysa kanaat eksenli bir aile yapısında, paylaşım ve dayanışma ön plandadır; bu da aileyi modernizmin yıkıcı etkilerine karşı koruyan bir kalkan işlevi görür.
Ticari hayatta kanaat, dürüstlüğün ve adaletin teminatıdır. Modern ticaret dünyası, dijitalleşmenin de etkisiyle insan zaaflarını istismar eden, hazları kışkırtan bir yapıya bürünmüştür. Dijital ekonomi, "veri madenciliği" yoluyla bireylerin eğilimlerini tespit ederek onları sanal ihtiyaçlar peşinde koşturmakta, bir nevi "dijital esaret" oluşturmaktadır.
Binaenaleyh; kanaat, aşırı kâr hırsından kaçınmak ve başkasının hakkına girmemektir. Hz. Peygamber, yalan yere yemin ederek malına revaç kazandırmaya çalışan tacirlerin kazancındaki bereketin yok olacağını haber vermiştir. Toplumun bir kesimi lüks ve israf içinde yaşarken, diğer kesimin temel ihtiyaçlarını karşılayamaması sosyal dengeleri altüst eder. Bu noktada, kazancın bir kısmının ihtiyaç sahipleriyle paylaşılması (infak), toplumsal huzurun anahtarıdır. "Sermaye sadece zenginler arasında dönüp duran bir güç olmamalıdır" ilkesi, kanaat toplumunun temel ekonomik düsturudur.
Hülasa kanaat; bireyi özgürleştiren, aileyi kenetleyen ve toplumu adilleştiren bir hazinedir. Modern dünyanın sunduğu sınırsız tüketim vaadi, insanı daha mutlu kılmamış; aksine daha yalnız ve kaygılı hale getirmiştir. Bugün ihtiyacımız olan şey, teknolojiyi reddetmek değil, onu ihtimam ve merhamet ahlakıyla, kanaat süzgecinden geçirerek kullanabilmektir. Ancak o zaman, yitirdiğimiz huzuru yeniden bulabilir ve "doymayan bir nefsin" pençesinden kurtularak adil bir yaşama adım atabiliriz.
Salih Kırmızı/TİMETÜRK