Tarihin uzun soluklu siyasal, toplumsal ve kültürel serüveni içerisinde birçok devletin kurulurken aynı zamanda birçok devlet/imparatorluk/siyasal sistemin de yıkıldığı; savaşlar, devrimler, göçler, ayaklanmalar, krizlerle iç-içe geçmiş, yüzyıllara sâri hegemonya mücadelesinin adı ve merkezi olmuş bir coğrafya; “Ortadoğu” …
Bizim entelektüel ve akademik heveslerle; “Levant”, “Merkez”, “Körfez”, “Arabî” ve “Kuzey Afrika” gibi alt-bölgelere ayırarak incelemeyi tercih ettiğimiz, içerisinde çok-kültürlü toplulukları ve farklı sosyolojik katmanları barındıran topraklar… Dünyada “istikrar” ve “barış” kelimelerinin bu kadar sık kullanıldığı ama ne hikmetse kullanım oranının aksine barışın, refahın, sürdürülebilir kalkınmanın ve istikrarın bir türlü yakalanamadığı/sağlanamadığı kadim bir bölge…
1978’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat iç/ulusal ve bölgesel tepkilere rağmen Tel Aviv’e giderek İsrail Meclisi Knesset’te yaptığı konuşmada “hiçbir çocuğun yetim kalmaması, hiçbir askerin burnunun dahi kanamaması ve savaşların son bulması” için kalıcı bir barış çağrısında bulunmuş, bu açıklamaları hem ülkesini hem de bütün bölgeyi ayağa kaldırmıştır. 1948’de BM Genel Kurulu’nun “devlet kurmak” gibi bir görevi olmamasına rağmen 181 Nolu kararı ile kurulan İsrail, o tarihten itibaren bölgedeki Arap devletlerinin tamamı tarafından “öteki” olarak görülmüş, varlığı da hiçbir zaman kabullenilmemiştir…
Ta ki önce Mısır (1979), sonra sırasıyla Ürdün ve Filistin Özerk Yönetimi (1990’lar), ardından da İbrahimi Anlaşmalar (2020) kapsamında Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas ve Sudan tarafından belirli usullerle ve tavizlerle tanınıncaya kadar…
1990’lara kadar silsile halinde “Arap-İsrail Savaşlarına” sahne olan Ortadoğu, Soğuk Savaş sonrasında ise bu kez ABD Başkanı George W. Bush’un (baba Bush) “yeni dünya düzeninin (new world order)” kurulduğunu dünyaya ilan ettiği bölgeydi. Aynı ABD için post-Sovyet dönemi Ortadoğu politikasının ana bileşenlerinden biri ise şu şekilde ifade bulmuştu; “İsrail’in varlığının ve güvenliğinin sağlanması” …
(diğerleri ise; ABD’nin bölgedeki dost ve müttefiklerinin İran gibi anti- Amerikan yörüngedeki ülkelere karşı desteklenmesi, petrolün sabit fiyatlarla ve kesintisiz bir biçimde Batı piyasalarına transferinin tedariki vb. gibi unsurlar olmuştur.)
1990’lar aynı zamanda büyük umutlarla dillendirilen ancak ardından çok çabuk tüketilen “Ortadoğu Barış Süreci” söyleminin ayyuka çıkarıldığı bir dönemdi. Camp David’in ardından Oslo Anlaşmaları ile tarafların belli kıstaslarla birbirini tanıdığı, Arafat’ın Ramallah’taki karargâhının “özerk” bir yönetim biçimi alarak İsrail’le çözüme yönelik istişarelerinin ve karşılıklı görüşmelerin arttığı yıllar, her iki tarafın da “Kudüs”, “mülteciler” ve “işgal edilen topraklar” gibi temel meselelerde anlaşamayıp çark etmesiyle, yerini tekrar çatışma ve gerginliğe bırakmıştır.
Sonrası malûm… Ariel Şaron’un 8 Eylül 2000’deki provokatif Mescid-i Aksa ziyareti şiddet sarmalını yeniden devreye koymuş ve II. İntifadaya yol açmıştır…
Peki; jeopolitik, jeostratejik, jeokültürel ve jeoekonomik açılardan son derece önemli ve merkezi bir konumda olduğu değerlendirilen bu bölgedeki (Ortadoğu) güncel istikrarsızlığı indirgemeci bir yaklaşımla sadece 1948’de kurulan ayrıksı bir devlet (İsrail) üzerinden açıklamak ne kadar doğru ve/veya rasyonel olabilir? diye sorabilirsiniz… Sorun hatta…
Ya da ünlü Türk mizahçısı Nasreddin Hoca’nın da dediği gibi “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Konuyu akademik jargonla açıklamak bu yazının kapsamını ve konusunu fazlasıyla aşacağından sadece şu kadarını söyleyelim; Ortadoğu siyaseti hakkında üretilmiş yerli ve yabancı birçok bilimsel eser, bölgedeki istikrarsızlığı teorik/kuramsal ve analitik açılardan incelerken çeşitli dinamikler üzerinde durmuştur. Bölgenin çatışmacı atmosferinden tutun da su ve petrol gibi doğal kaynaklar üzerindeki anlaşmazlığa, etnik ve mezhepsel sebeplerden kolonyal geçmiş mirasına kadar birçok dinamik tarihsel süreçte bölgedeki istikrarsızlık üzerinde etkili olmuştur. Ancak bölgenin kendi iç dinamiklerinden daha fazla oranda bölge dışından bölgeye müdahale eden ya da müdahalelerine zemin hazırlayan küresel aktörlerin hamleleri deyim yerindeyse bölgede “tozu dumana katmıştır.”
Kimi zaman da yerel, toplumsal, ulusal, bölgesel ve uluslararası boyutlarda incelenebilecek istikrarsızlık faktörleri iç-içe geçerek zaman ve mekân bakımından bölgede geniş bir yayılım göstermiştir. Tunus’ta başlayan kötü yaşam koşullarına başkaldırış bir süre sonra tüm bölgeye yayılarak “Arap Devrimleri” gibi bütüncül bir isim alarak Ortadoğu’nun ortak sorunu ve tek gündemi haline gelmiştir. Hatta bu gündem Suriye, Libya ve Yemen’de uzayan kriz ve savaşlarla uluslararası sistemin sorunu haline gelmiştir.
Yine sözgelimi; Netanyahu rejimi mezhepsel, etnik ve kültürel kimlikleri kaşıyarak bölgedeki yayılmacı emellerine ulaşmak istemiş, bu bağlamda Suriye’deki Dürziler ve yakın zamana kadar bu coğrafyada yaşayan Kürtler üzerinden bölgesel rakiplerini ve diğer aktörleri zayıflatmak istemiştir. Bölgesel ve uluslararası sistemin günümüzdeki dönüşen yapısı, teknolojik gelişmelerin konvansiyonel savaş stratejilerini değiştirmesi ve devletlerin yanında hatta artık onları da aşan bir biçimde devlet-dışı aktörlerin sistemde etkili olmaya ve belli bir özgül ağırlık taşımaya başlamaları bu bölgedeki siyasal ve toplumsal gelişmeleri de büyük ölçüde etkilemektedir.
Güncel bağlamda örnekler vererek ilerlersek; Babül Mendep boğazını da ele geçirip Yemen siyasetinde yeniden etkin bir pozisyona ulaşan Husilerin envanterindeki birtakım silahlarda yapay zeka teknolojisinin kullanıldığından bahsedilmesi, 2025 Eylül ayında Doha’da gerçekleşen Hamas üyelerinin bombalanması olayında operasyona katılan uçakların havada yakıt ikmalinin gerçekleştirilmesi noktasında bazı bilgilerin ifşa edilmesi Ortadoğu sahnesindeki çatışma, kriz ve savaşların her an yeni gelişmelerle karşımıza çıkabileceğini göstermiştir.
Yakın bir tarihte imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” da bölgede dengeleri değiştiren yeni bir hamle olarak ortaya çıkmıştır. İsrail’in uzun zamandan beri istifade ettiği ve Filistin Meselesinde elini kolaylaştıran temel unsur İslam ülkelerinin birlikten uzak dağınık ve gerçek bir tehdit oluşturmayan görüntüsüydü. Hatta 2020 ile birlikte birtakım bölge ülkelerini “İbrahim Anlaşmaları” marjında belli tavizler ve Washington zorlamasıyla kendisiyle “uzlaştıran” Tel Aviv, 7 Ekim 2023 sonrasında Hamas ve Hizbullah’ı önemli ölçüde zayıflatmış, ardından vekil ve milis ağını çökerttiği Tahran rejiminin doğrudan üzerine yürümüştür. Elbette bu yürüyüş tek başına olmamış, MOSSAD marifeti ve Washington’daki Yahudi Lobisinin muazzam çabaları ABD’nin de saldırılara ortak olmasını doğurmuştur. Ancak bölgeye yıkım ve kaos getirmekten başka bir planı ve düşüncesi olmayan Tel Aviv’in Filistin’in yanında komşu ülkelerin (Suriye, Lübnan, vb.) topraklarında da artan işgal girişimleri bir yerde durdurulmasını zorunlu kılmıştır.
Her ne kadar Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan oluşan imzacı devletlerin İran ve İsrail kastedilerek anlaşmanın hiçbir ülkeye karşı yapılmadığını ifade etse de mezkûr aktörlerin bölgedeki güç dengesini yeniden inşa edecek ve bölge güvenlik mimarisine şekil verecek bahse konu anlaşmayı test etmek ve limitlerini tespit etmek için birtakım girişimlerde bulunmayı deneyecekleri çeşitli çalışmalarda öne sürülmüştür. Nitekim günümüz itibarıyla yapılan değerlendirmelere bakıldığından kurumsal altyapısını ve imzacı devletlerin iç-hukuk süreçlerini henüz tamamlamadığı bu anlaşmanın ilk sınavını vermek üzere olduğu analizleri üretilmektedir. Özellikle İran’ın az önce bahsettiğimiz Yemen’deki vekil stratejisi (Husiler) üzerinden Riyad’a uygulamaya çalıştığı baskı ve güvenlik tehdidi Anlaşmanın uygulama boyutunu gündeme getirmiştir.
ABD’li eski diplomat Henry Kissinger vakt-i kerahatinde “Ortadoğu’da Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” gibi bir tümce kurmuştur. Ancak nedense Kissinger eksik bir tümce kurmuş; savaş, çatışma ve istikrarsızlığın esas adresini de es geçmiştir. Tarihin cilvesiyle düzeltmek bize düşsün; “Ortadoğu’da İsrail’in, doğrudan ya da örtük, dahil olmadığı hiçbir savaş ve çatışma yoktur o yüzden Ortadoğu’da savaşların kaynağı İsrail’dir.” Keza aynı soru burada da sorulabilir; Halihazırda olduğu gibi, İsrail devleti hiç kurulmamış olsaydı, İran-Suudi Arabistan rekabetinde ya da bölgedeki diğer ikili anlaşmazlıklarda olduğu gibi bu bölgede çatışma ve istikrarsızlık hiç olmayacak mıydı? Elbette olacaktı. Çünkü tarihin doğrusal olmayan akışında her türlü olasılık imkân dahilindedir ve geçmişten günümüze barışın “istisna”, çatışma ve istikrarsızlığın ise neredeyse “kural” haline geldiği bir bölgeden bahsediyoruz.
Ancak şunu da belirtelim; modern Ortadoğu siyasal tarihinde İsrail’in var olmadığı istikrarsızlık senaryolarının ve/veya simülasyonlarının tamamına yakını büyük ölçüde 73.658 kişinin hayatını kaybettiği bir soykırım (Gazze Soykırımı) üretecek kapasitede herhalde olamayacaktır.
Bölgede istikrarsızlık doğuran unsurlar; tarihsel, siyasal ve toplumsal açılardan çeşitli kökleri bulunan ve bir anda ortaya çıkan konjonktürel meseleler değildir. Bu hususta bütüncül bir perspektifle bakmak ve paralel okuma yapmak Ortadoğu meseleleri hakkında daha sağlıklı ve nitelikli analizler yapmaya imkân tanıyacaktır. Az ve öz olarak bunu belirli dinamikler ve Ortadoğu’nun siyasi tarihi ile açıklamak istersek öncelikle bölgedeki devletlerin Osmanlı Hilafetinin çözülmesiyle karşı karşıya kaldıkları “kolonyal dönemde” temeli atılan birtakım sorunların bölgenin bugününü etkilediği sonucuna kolayca varabiliriz. Sözgelimi Fransa mandası altında toplumsal ve siyasal sistemleri dizayn edilen Lübnan ve Suriye uzun süre dış etkiye açık hale getirilmiş ve politik elitlerin bölge-dışı aktörlerle olan ilişkisi uzun süre devam etmiştir. Bu ilişki biçimleri bölge ülkelerini kâğıt üzerinde bağımsız olsalar bile pratikte “göreli özerk” ya da siyasal açıdan reşit olamamış “stajyer devlet” durumuna düşürmüştür.
Aynı koşullar Irak, Mısır, vb. devletler için de geçerli olmuştur. Mısır ve Irak kâğıt üstünde bağımsızlık kazansalar bile uzun süre İngiltere’nin etki ve denetiminden kurtulamamıştır. Kolonyal etki ve idareden zoraki kurtulan bölgedeki devletler bu kez de İngiltere’nin bölgedeki rolünü 1958’de devralan süper güç ABD’nin desteklediği, bölgesel hegemonya peşinde olan ve kendisine meydan okuyacak güçte hiçbir aktörün olmadığı aksine bölgedeki tüm devletlerin güçsüz, parçalanmış ve istikrarsız bir yapıda varlığını idame ettirdiği bir bölge arzusunda olan, İsrail tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim aşırı sağcı Netanyahu hükümeti ile İsrail, kendisini bu arzu hedefine büyük oranda yaklaşmış saymaktadır. Saddam rejimi gibi potansiyel tehlike arz eden aktörler 2003’te olduğu gibi denklem ve sistem-dışı bırakılırken Arap devrimlerinin uzayan krizleri bu kez IŞİD, DEAŞ, Haşdi Şabi, Boko Haram gibi “devlet-dışı silahlı aktörleri (DDSA)” ortaya çıkararak bölgedeki istikrarsızlıktan nemalanan yeni-nesil aktörleri ve birbirine karşı savaştırılan “vekil aktör stratejilerini” doğurmuştur.
Çoğunlukla ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin başı çektiği Batılı aktörlerin güvenlik alt-yapılarına ve garantilerine bağımlı Sünni, pragmatik, geleneksel ve monarşik körfez ülkeleri dışında istikrarsızlık anaforunun alt edemediği aksine bölgede yükselişe geçen aktörler Katar, Türkiye ve İran olarak belirmiştir. İsrail’in ABD ile beraber hedefe koyduğu İran mevcut beka savaşını sürdürmeye devam ederken Katar aktif dış politika gündemi ile körfezdeki diğer monarşiler arasından sıyrılmış, Türkiye ise İsrail-karşıtı hamleleriyle önemli bir kutup olarak belirmiştir. Suriye sahasında İsrail ile son dönemlerde çok sık şahit olmaya başladığımız meydan okumalar, tarafların birbirlerinin limitlerini test ettiği ve pratik reflekslerini ölçmeye başladığı bir sürece evrilmiştir. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile oluşturduğu güvenlik ekseninin ileride Suriye, Katar ve Mısır gibi devletlerle genişleyerek önemli bir bölgesel pakt oluşturması imkân dahilindedir. Bu ise ABD’nin domine ettiği ancak Soğuk Savaş sonrasında meşruiyeti büyük ölçüde aşınan mevcut Ortadoğu güvenlik mimarisinin yıkılarak Türkiye gibi bölgesel majör aktörlere daha fazla alan açan yeni bir güvenlik mimarisinin habercisi olarak yorumlanmaktadır.
Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK