İnsanoğlu tuhaf varlık. Evrenin içinde nokta bile sayılmayacak kadar küçük, zamanın içinde göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir ömre sahip; ama egosu bazen galaksilere sığmıyor.
Bir oda, bir koltuk, kapıda bir unvan, birkaç imza yetkisi ve çevresinde “Efendim, siz nasıl uygun görürseniz” diyen üç beş kişi yetiyor.
Omuzlar geriye gidiyor, çene yukarı kalkıyor, yürüyüş değişiyor. Sanki sabah işe değil, evrenin yönetim kurulu toplantısına geliyor. Be hey gafil! Kendini ne sanıyorsun?
Bir gece başını kaldırıp gökyüzüne bak. Yıldızları, gezegenleri, galaksileri düşün.
Sonra dağları, okyanusları, yerin derinliklerini, denizlerin altında senden habersiz sürüp giden hayatı düşün.
Bir de zamanı düşün: Senden milyarlarca yıl öncesini ve senden sonra akmaya devam edecek zamanı…
Sonra aynaya bak. Enin belli, boyun belli, çapın belli.
Ömrün birkaç on yıl; onun da önemli kısmını uyuyarak geçiriyorsun.
Buna rağmen bu azamet nedir?
Hayırdır, Samanyolu'nun tapusunu üzerine mi yaptılar?
Hele bir de makam sahibi oldun mu işler değişiyor. Dün beraber çay içtiğin insanlarla bugün randevuyla görüşüyorsun. Telefonuna başkası bakıyor, kapını başkası açıyor, adının önündeki unvan eksik söylenince içerliyorsun. İnsanların ayağa kalkmasını saygı, susmasını itaat, korkmasını otorite sanıyorsun. Bir süre sonra kendini vazgeçilmez zannetmeye başlıyorsun.
Oysa görev bittiğinde kapındaki isimlik birkaç dakikada sökülüyor. Sekreter yeni ismi öğreniyor, şoför yeni yolcusunu taşıyor, koltuk yeni sahibini ağırlıyor. Kurum ertesi sabah sensiz çalışmaya devam ediyor.
İnsan geçici, makam geçici; kibir ise kendisini nedense kadrolu sanıyor.
Bir de fitne, fesat, dedikodu, kıskançlık ve entrika…
Şurada kaç yıl yaşayacaksın da bu kadar kapsamlı kötülük programı hazırlıyorsun?
Sabah onun önünü kes, öğleden sonra bunun dosyasını beklet, akşam ötekinin arkasından konuş.
Birini görevden aldır, diğerini göreve getirtme, berikinin başarısını küçült…
Sonra eve gidip “Bugün çok yoruldum” de.
Yorulursun tabii! Bir insanın ömrünü yaşıyor, üç kötü karakterin mesaisini yapıyorsun.
Üstelik bütün bunlarla uğraşırken zaman durmuyor. Birinin kuyusunu kazarken de ömrün azalıyor, kıskançlıktan uyuyamazken de.
Dedikoduya harcadığın iki saat sana ilave ömür olarak geri verilmiyor.
Zamanın muhasebesi acımasızdır; faturayı doğrudan hayatından keser. Başkasının hayatını zehirlemek için harcadığın her saat aslında kendi hayatından eksilir.
Belki insanın yapabileceği en büyük israflardan biri budur: Kendisine verilen ömrü başkalarının hayatıyla uğraşarak tüketmek.
Peki, insanları neden küçümsüyorsun?
Neye güveniyorsun?
Parana mı, makamına mı, unvanına mı, arkandaki insanlara mı?
Bunların hangisi sana başka bir insanı aşağılama hakkı veriyor?
Kendini ne sanıyorsun?
Tanrı olduğunu mu?
Güneşi sen mi doğuruyorsun?
Yağmuru sen mi yağdırıyorsun?
Dünyanın dönüş hızını sen mi belirliyorsun?
Kendi kalbinin yarın atmaya devam edeceğini garanti edemeyen insanın başkalarının kaderi üzerinde mutlak iktidar kurmaya çalışması biraz komik değil mi?
Kendi tansiyonuna söz geçiremiyor, dünyaya nizam vermeye kalkıyor.
Bir de her şeyi biliyorsun maşallah! Bilim insanı yıllarca çalışıyor, yüzlerce araştırma okuyor ve sonunda “Mevcut veriler ışığında…” diye ihtiyatla konuşuyor. Sen üç dakika düşünüp “Kesinlikle böyledir!” diyorsun.
Ekonomi sende, eğitim sende, tarih sende, ahlak sende…
Herkes yanlış, sen doğru. Bir tek bilmediğin şey, ne kadar çok şeyi bilmediğin.
Oysa akıl biraz olgunlaştığında ünlem işaretleri azalır, soru işaretleri çoğalır. “Bilmiyorum”, “Yanılıyor olabilirim” ve “Bir de onu dinleyelim” diyebilmek küçüklük değil, olgunluktur.
Rahmetli Alev Alatlı'nın üzerinde durduğu “efendi” insan fikri belki de tam burada anlam kazanıyor. Mesele yalnızca yaşamak değil; efendice yaşayabilmek ve efendice ölebilmektir.
Efendilik makam değildir, para değildir, kartvizit değildir.
Gücün varken ezmemektir.
Bağırabilecekken konuşmaktır.
Cezalandırabilecekken adil davranmaktır.
İntikam alabilecekken vazgeçmektir.
Kendinden güçsüz olana insan gibi davranabilmektir.
Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman güçsüzken değil, gücü eline geçtiğinde ortaya çıkar.
Ve bir gün o güç gidecek. Telefon daha az çalacak. Makam aracının kapısı artık sana açılmayacak. Toplantılarda görüşün sorulmayacak.
Dün önünde düğme ilikleyenlerden bazıları seni görünce başını çevirecek. Çünkü makam çevresindeki kalabalığın ne kadarının sana, ne kadarının koltuğa ait olduğu ancak koltuktan kalkınca anlaşılır.
Sonunda geriye insanların senin hakkında kurduğu birkaç cümle kalacak: “İyi insandı.” Ya da: “Allah kimseyi onun eline düşürmesin.”
Belki hayatın sonunda hazırlanacak en gerçek faaliyet raporu budur.
Senden önce de nice “vazgeçilmez” insan yaşadı. Hükümdarlar, komutanlar, zenginler, yöneticiler…
Emir verdiler, insanları korkuttular, servet biriktirdiler, kendilerini dünyanın merkezi sandılar.
Sonra gittiler. Dünya ertesi sabah uyandı ve dönmeye devam etti.
Bugün bazılarının mezar taşındaki yazıyı bile okuyamıyoruz.
Senin yokluğuna da alışacaklar.
Belki insanın kibrini tedavi edecek en kısa cümle budur.
O hâlde insanların ekmeğiyle oynama.
Huzurunu bozma.
Başkasını küçülterek büyüdüğünü sanma.
İnsanların korkmasını saygınlık zannetme.
Fitneyle zekânı, kıskançlıkla zamanını, intikamla ömrünü tüketme.
Makamın varsa hizmet et.
Paran varsa paylaş.
Bilgin varsa öğret.
Gücün varsa adaletli kullan.
Hiçbir şeyin yoksa iyi insan ol.
Bunun için makam, bütçe, kadro veya yönetim kurulu kararı gerekmiyor.
Çünkü bütün makamları, unvanları, servetleri ve gösterişi üzerinden çıkardığımızda geriye basit bir gerçek kalıyor: Sen insansın.
Başlangıcın belli. Sonun belli.
Enin belli. Boyun belli. Çapın belli.
Bir gün geldin. Bir gün gideceksin.
Bilmediğin yalnızca ne zaman gideceğin.
Öyleyse ne bu kibir?
Ne bu azamet?
Ne bu fitne fesat?
Ne bu insanları hor görme?
Ne bu ölümsüzmüş gibi hesap kitap?
Be hey gafil! Kendini ne sanıyorsun?
Evren büyük, sen küçüksün.
Zaman uzun, ömrün kısa.
Dünya senden önce de dönüyordu.
Senden sonra da dönecek.
Madem geldin, hayatın hakkını ver.
Haddini bil.
İnsan gibi yaşa.
Efendice yaşa.
Ve zamanı geldiğinde efendice git.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK