Bir toplumu anlamak, yalnızca mevcut verileri analiz etmek değildir. Toplumu okumak; bireyin kendi değer yargılarından, zihinsel konfor alanlarından ve çağının baskın kabullerinden sıyrılmasını gerektiren zorunlu bir yüzleşmedir. Ancak modern sosyolojik yaklaşımlar, bu yüzleşmeyi çoğu zaman imkânsız kılan bir varsayım üzerine inşa edilmiştir: İnsanın, içinde bulunduğu zamandan bağımsız düşünebileceği iddiası. Oysa düşünce, yaşanılan evreden kopuk gelişmez. Bir sosyolog, kendi çağının diliyle düşünür; kendi zamanının korkuları, idealleri ve dayatmalarıyla şekillenir. Bu nedenle modern sosyoloji, toplumu anlama iddiasını taşırken, aynı anda kendi tarihsel sınırlarının dışına çıkamayışının açmazını da taşır. Bir toplumu anlamak; onun aidiyet biçimlerini, kültürel kodlarını ve tarihsel hafızasını kavramakla mümkündür. Bununla birlikte, bireyin neyi hissettiği kadar, neyi hissetmeye zorlandığını da görmek gerekir. Zira modern doktrinler yalnızca düşünce üretmez; duygu, korku ve yönelim de üretir. Toplum, çoğu zaman kendi rızasını üretmeye zorlanan bir yapı hâline gelir. Modern sosyolojik yaklaşımların temel yanılgısı, topluma determinist bir gözle bakma ısrarıdır. Geçmişten geleceğe doğrusal bir çizgi çekerek, insan davranışını tahmin edilebilir ve yönetilebilir kabul eder. Ancak bu bakış açısı, insanın ontolojik hakikatini göz ardı eder. İnsan, tepkileri hesaplanabilen bir mekanizma değildir. İnsanlık tarihinin en büyük yanılgısı da burada başlar: Sınırlı bir akılla zamana tanrılık taslamak. Kısıtlı bir zihnin, mutlak ve kalıcı toplumsal çözümler üretebileceğine inanmak. Bu nedenle modern sosyolojik yöntemlerin büyük kısmı, zamanın içerisinde aşınmış, dönüşmüş ya da çökmüştür. Çünkü ilahi referanstan kopuk her çözüm, bir sonrakine yenik düşmeye mahkûmdur. Bu manifesto, modern sosyolojinin insanı ve toplumu anlama iddiasını reddetmez; fakat bu iddianın sınırlarını açıkça ilan eder. İnsan, mühendisliği yapılacak bir nesne değil; anlamı aşkın bir varlıktır. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, kurulan her sistem geçici, her düzen kırılgan, her teori eksik kalacaktır.
Zaman ilerliyor ama insanlık, medeniyetin gerisine düşmüş bir çağın karanlığında yol alıyor. Tarihe
geçecek bu dönem, teknolojik gelişmelerin değil; vicdanların köreldiği, empati yoksunluğunun zirveye ulaştığı bir dönem olarak anılacak. Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde insanlar, etnik kimlikleri, dinleri, dilleri nedeniyle sistematik zulümlere maruz kalıyor. Filistin'de yıkılan evler, Gazze'de açlıktan ölen çocuklar, Suriye'de sürgün yollarında kaybolan hayatlar,
Yemen'de sessizce tükenen bir halk… Hepsi aynı senaryonun parçaları: güçlünün, zayıfın nefesini kesen düzeni. Bugün insanlık, yalnızca kanlı savaşların değil; sessiz sömürünün de tanığı.
Kapitalist sistem, adaletin yerini para birimlerine bıraktı. Cüzdanlar dolarken vicdanlar boşaldı.
Banka hesaplarındaki sıfırların çokluğu, merhametin eksikliğini örtemiyor artık. Orta sınıf ve yoksul halk, bu istismarcı düzenin her alanda –ekonomide, medyada, siyasette– ezilen yüzü. İnsanın fıtratına açılan bu savaş, aslında Yaradan'ın düzenine açılmış bir meydan okuma. Tanrıcılığa oynayan sistem sahipleri, şeytanın rolünü modern kılıflarla sahneye taşıyor. Ve biz Müslümanlar…
Bir zamanlar adaletin, merhametin, insanlığın öncüleri olan bizler… Nasıl bu hale geldik? Hakkı savunan ümmetin mirasçıları, neden suskunluğun ve dağınıklığın içinde kayboldu? Bugün dünya, sadece zulmedenleri değil, sessiz kalanları da yazıyor tarihe. Saygılar,
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK