Günümüzde başta ülkemiz olmak üzere dünyanın birçok yerinde ahlaki yozlaşma tartışılıyor. Toplumsal değerlerin aşındığı, kurumlara duyulan güvenin zayıfladığı ve insanların giderek daha fazla çıkarları doğrultusunda hareket ettiği yönünde eleştiriler dile getiriliyor. Peki, bazı toplumlarda ahlaki yozlaşma neden daha sınırlıyken bazılarında çok daha derin boyutlara ulaşıyor? Gerçekten bazı toplumlar diğerlerinden daha ahlaklı olduğu için mi bu farklılık ortaya çıkıyor?
Bana göre bu sorunun cevabını yalnızca bireylerin ahlaki değerlerinde aramak yeterli değil. Meselenin temelinde, ahlak kadar, hatta birçok durumda ahlaktan daha belirleyici olan bir unsur yatıyor: Hukuk devleti.
Hukuk, yalnızca kanun kitaplarında yazılı kurallardan ibaret değildir. Asıl mesele, bu kuralların toplumsal hayatta karşılık bulması, insanlar tarafından benimsenmesi ve herkese eşit biçimde uygulanmasıdır. Hukukun kâğıt üzerinde var olduğu ancak uygulamada etkisini kaybettiği bir düzende toplumsal huzurun ve ahlaki değerlerin korunması giderek zorlaşır. Çünkü insan davranışlarını şekillendiren yalnızca vicdan değil, içinde yaşadığı düzenin kendisidir.
Elbette hukukun toplumsal meşruiyeti de göz ardı edilemez. Toplumsal gerçeklerden uzak, toplumun ihtiyaçlarını dikkate almayan ve meşruiyeti tartışmalı olan kuralların benimsenmesi kolay değildir. Ancak toplumsal kabul görmek de tek başına yeterli olmaz. Hukukun etkili yaptırımlarla desteklenmesi ve bu yaptırımların kararlı biçimde uygulanması gerekir. Aksi takdirde hukuk, toplumsal düzeni sağlayan bir mekanizma olmaktan çıkar ve yalnızca kâğıt üzerinde varlığını sürdüren bir metne dönüşür.
Bir hukuk düzeninin güvenilirliği, suç karşısında nasıl bir tutum sergilediğiyle de doğrudan ilişkilidir. Hukuka aykırı davranışların cezasız kaldığı veya yaptırımların uygulanması için yıllarca beklendiği bir toplumda hukuka duyulan inanç zayıflar. İnsanlar, kurallara uymanın kendileri açısından bir zorunluluk olduğunu ancak kuralları ihlal edenlerin herhangi bir bedel ödemediğini düşünmeye başladığında adalet duygusu yara alır. Buna karşılık, suç ile yaptırım arasındaki ilişkinin açık ve tutarlı olduğu bir düzende kurallara uygun davranma eğilimi güçlenebilir.
Ahlaki yozlaşmanın en belirgin göstergelerinden biri de adam kayırmacılık, rüşvet ve iltimastır. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Hak etmediği makamları kendisine hak gören, başkalarının emeğini ve hakkını önemsemeyen, istediği konuma ulaşabilmek için her türlü haksızlığı normalleştiren anlayış da toplumsal ahlakı zedeler. Özellikle kamu kurumlarında yükselmenin liyakate değil torpile bağlı olduğu düşüncesinin yerleşmesi, yalnızca kurumların işleyişini değil, toplumun değer yargılarını da olumsuz etkiler.
Çünkü liyakatin önemini kaybettiği bir düzende insanlar başarıya ulaşmanın yolunu çalışmakta, üretmekte ve kendilerini geliştirmekte değil; doğru kişilerle ilişki kurmakta aramaya başlar. Böyle bir ortamda dürüstlük ve emek, bireyi başarıya ulaştıran değerler olmaktan uzaklaşırken kayırmacılık ve çıkar ilişkileri sıradanlaşabilir. Zamanla bu anlayış yalnızca kamu kurumlarına değil, toplumun genel ahlak anlayışına da sirayet eder.
Bu durumu somutlaştırmak için vergi meselesine bakmak yeterlidir. Bütün imkânlarını zorlayarak vergisini zamanında ödeyen bir vatandaş ile yıllarca vergisini ödemeyip nasıl olsa yeni bir vergi affı çıkacağını düşünen bir vatandaş arasındaki farkı ele alalım. Vergisini düzenli ödeyen vatandaş, yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen kurallara uymayanların sürekli avantaj elde ettiğini görüyorsa burada ciddi bir adalet sorunu vardır.
Dahası, vergisini ödeyen vatandaşın kendisini enayi yerine konulmuş hissettiği bir düzende, başkalarının da kurallara aykırı davranmaya yönelmesi şaşırtıcı değildir. Burada asıl sorun yalnızca yükümlülüğünü yerine getirmeyen vatandaşın davranışı değildir; bu davranışın sonuçsuz kalmasına izin veren hukuk uygulamasıdır. Kuralları ihlal edenlerin bunun bedelini ödemek zorunda kaldığı bir sistemde, vatandaşların sorumluluklarını yerine getirme konusunda daha dikkatli davranmaları beklenebilir.
Toplumsal yozlaşmayı besleyen bir diğer unsur da hukukun herkese eşit uygulanmadığı yönündeki kanaattir. Güçlü olanın korunduğu, güçsüz olanın ise bütün yükü taşımak zorunda kaldığı bir düzende yalnızca vatandaşlardan ahlaki davranmalarını beklemek ne kadar gerçekçidir? Büyük çaplı yolsuzlukların ve hırsızlıkların cezasız kaldığı düşüncesi, sıradan vatandaşın hukuk düzenine duyduğu saygıyı da aşındırır. Herkesten fedakârlık bekleyen ancak gücü elinde bulunduranlara hesap sormayan bir sistem, toplumsal adalet duygusunu güçlendiremez.
Üstelik burada ortaya çıkan sorun, yalnızca hukuka duyulan güvenin azalmasıyla sınırlı değildir. İnsanlar zamanla kurallara uymanın kendilerini dezavantajlı duruma düşürdüğünü, haksızlık yapmanın ise avantaj sağladığını düşünmeye başlayabilir. Böyle bir toplumsal zeminde ahlaki davranışların korunması ve yaygınlaştırılması giderek zorlaşır. Dolayısıyla hukukun eşit uygulanması, yalnızca adaletin sağlanması için değil, toplumsal ahlakın korunması için de vazgeçilmezdir.
Elbette bütün ahlaki sorunları hukukla açıklamak mümkün değildir. Bireysel vicdan, sorumluluk bilinci ve dürüstlük de toplumların ahlaki yapısında önemli bir yere sahiptir. Ancak bu değerlerin yaşatılabilmesi için adil bir hukuk düzenine ihtiyaç vardır. Dürüst davrananların kaybetmediği, hak edenlerin hak ettikleri konumlara gelebildiği ve suç işleyenlerin güçlerine ya da makamlarına bakılmaksızın hesap verdiği bir toplumda ahlaki değerlerin güçlenmesi daha mümkün hâle gelir.
Bu nedenle ahlaki yozlaşmayla mücadele, yalnızca insanlara dürüst olmalarını öğütlemekle sınırlı kalmamalıdır. Öncelikle adaletin işlediği, hukukun herkese eşit uygulandığı ve kurallara uymanın anlamlı olduğu bir düzen inşa edilmelidir. Çünkü toplumlar yalnızca kendilerine söylenenlerden değil, her gün karşılaştıkları uygulamalardan da etkilenir. Hukukun üstünlüğünün sözde kaldığı, liyakatin göz ardı edildiği ve suçun cezasız kalabildiği bir düzende ahlaki davranışların toplumsal bir norm hâline gelmesini beklemek gerçekçi değildir.
Sonuç olarak, ahlaklı bir toplum inşa etmek istiyorsak yalnızca bireylerin vicdanlarına seslenmekle yetinemeyiz. Aynı zamanda dürüstlüğü değersizleştiren, haksız kazancı ödüllendiren ve kurallara uyanları dezavantajlı duruma düşüren düzeni de değiştirmek zorundayız. Çünkü bir toplumda ahlaki değerlerin korunması, yalnızca insanların ne kadar iyi olduğuyla değil, içinde yaşadıkları sistemin adaleti ne ölçüde güvence altına aldığıyla da ilgilidir. Hukukun herkese eşit uygulandığı, hiçbir makamın ayrıcalık sağlamadığı ve suçun cezasız kalmadığı bir düzen kurulmadan ahlaki yozlaşmanın önüne geçmek mümkün değildir. Ahlaklı toplumun gerçek güvencesi, adaleti yalnızca vaat eden değil, onu hayatın her alanında uygulayan bir hukuk devletidir.
Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK