PKK’nın silah bırakmaması, tasfiye olmaması, yeniden silaha sarılması yahut sürecin herhangi bir yerinde tökezlemesi kimi sevindirir? Normal şartlarda cevabı çok kolay; Terörden beslenenleri… Silah tüccarlarını… Kan üzerinden siyaset ve nüfuz devşirenleri… Türkiye’nin huzurundan rahatsız olanları… Fakat son zamanlarda hayretle görüyorum ki liste sanki biraz daha uzamış. Hiç ummadığım çok yakından tanıdığım insanların bile cümlelerinin altında tuhaf bir beklenti seziyorum; “Bir şey olsa da ‘Biz demiştik!’ desek…” Hayretler içindeyim. Çünkü mesele Türkiye ise, mesele çocuklarımızın canıysa, mesele artık hiçbir eve şehit ateşi düşmemesiyse insan kendi siyasi tezinin yanlış çıkmasına bile razı olabilmeli. “Ben yanılmış olayım ama memleket kazansın” diyebilmek bu kadar mı zor? Elbette devletin attığı her adım sorgulanabilir. Elbette terör örgütüne güvenilmez. Elbette geçmişte yaşananlardan dolayı insanlar şüphe duyabilir… Hatta ben de bu konuda ihtiyatlı olmayı gerekli görüyorum… Çünkü karşımızda sicili kanla yazılmış bir terör örgütü var… On binlerce insanımızın hayatına mal olmuş, anaların yüreğine ateş düşürmüş, çocukları babasız bırakmış bir yapıdan bahsediyoruz… Ve onun yıllarca başında bulunan bebek katili teröristbaşı Abdullah Öcalan’dan nefret ediyorum. Benim hafızamda terörün romantizmi yoktur. Şehit cenazeleri, Bayrağa sarılı tabutlar, Evladının ardından ağıt yakan analar vardır. Dolayısıyla kimse benden terör örgütünü veya onun lider kadrosunu, mazur görmemi, geçmişini unutmamı beklemesin… Ama tam da bu yüzden soruyorum…. Bebek katiline kimsenin sempati beslediği yok… Seçim dönemlerinde aleni dirsek temasında olunan terörist başı ile, onların meclisteki adresleri ile oy uğruna haşır neşir olanların; ‘terörsüz Türkiye’ hedefini sulandırma hakları yoktur… Ne yani; Bu örgütün silahlarının tamamen susmasını istemeyecek miyiz? Cemal Enginyurt gibi yanar dönerlerin salya sümük bağırtılarına mı kanacak bu devlet? Terör örgütünün silah bırakması, devlet açısından örgüte duyulan sevginin değil; terörle mücadelenin nihai hedefinin gerçekleşmesidir…. Terörle mücadelenin amacı sonsuza kadar teröristle çatışmak değildir. Amaç, terör üretme kabiliyetini ortadan kaldırmaktır. Meskenlerimize cenaze gelmemesidir. Yeni militan devşirilememesidir. Sınırlarımızın tehdit edilmemesidir. Şehirlerimizde bomba patlamamasıdır. Annelerin kapısına askerlerin acı haberle gitmemesidir. Ekonomik kaynaklarımızın terörle mücadele yerine kalkınmaya, üretime, eğitime ve refaha aktarılabilmesidir. Terörün sıfıra yaklaşmasının rasyonel değeri işte burada başlar. Daha az ölüm. Daha az güvenlik riski. Daha az ekonomik kayıp. Daha güçlü toplumsal huzur. Daha güvenli sınırlar. Daha istikrarlı bir Türkiye…. Allah aşkına; bunun neresi kötü? Fakat bizde siyasetin garip bir hastalığı var: Meseleye değil, söyleyene bakıyoruz. Bizim mahalle söylediyse doğrudur. Karşı mahalle söylediyse yanlıştır. Dün savunduğumuzu bugün rakibimiz savunuyorsa terk ediyor, dün karşı çıktığımızı bugün bizimkiler söylüyorsa alkışlayabiliyoruz… İşte buna siyaset değil, taassup denir. Terör gibi millî bir mesele de böyle bir taassubun oyuncağı yapılamaz. Çünkü terör iktidarın terörü değildir. Muhalefetin terörü değildir. Sağın, solun, milliyetçinin, muhafazakârın meselesi değildir… Bu memleketin meselesidir. Muhalefet etmek elbette haktır. Hatta gereklidir. Hiç kimseden duymadım, okumadım, görmedim… Hakikâten alternatifiniz nedir? “Ben anlamaz merkez anlar” kafası… “Olmaz’da olmaz” Peki ne olacak? “Yanlış efendim yanlışşşş!” Peki doğrusu nedir? “Bunlara güvenilmez!” Hiç merak etmeyin… Devlet yönetimi zaten güven üzerine değil; istihbarat, denetim, caydırıcılık, hukuk ve güç üzerine kurulur. O hâlde önerinizi söyleyin… Terörü tamamen ortadan kaldırmak için başka bir yolunuz varsa millet dinlesin… Daha güvenli, daha gerçekçi, daha sonuç alıcı bir yönteminiz varsa ortaya koyun… Çünkü yalnızca bağırmak politika değildir. Yalnızca itiraz etmek strateji değildir… Ve yalnızca “Ben demiştim!” diyebilmek uğruna sürecin başarısızlığını beklemek akıl kârı değildir… Bu anlayış insanı ister istemez düşünceye zorluyor… Derdiniz acaba üzüm yemek mi? Yoksa bağcıyı mı dövmek mi? Çünkü sürecin başarısız olmasını bekleyen bir siyaset için sonrası gerçekten kolaydır… Bir provokasyon olur… Bir saldırı gerçekleşir… Allah korusun birkaç şehit veririz… Sonra şehit cenazelerine gidilir. Sloganlar hazırlanır. Televizyon ekranlarında sesler yükselir. Meclis kürsüsünde yumruklar sıkılır. Nasıl olsa herkesin bir Cemal Enginyurt’u var… Çıkar, avazı çıktığı kadar bağırır… Sizde alkış tutarsınız… Sonra da o meşhur cümle dökülür dilinizden… Bir matahmış gibi; “Gördünüz mü? Biz demiştik!” İyi de kardeşim… Haklı çıktığını varsayalım; bundan ne kazanacaksın? Türkiye mi kazanacak? Şehidin annesi mi? Yetim kalan çocuk mu? Yoksa yalnızca senin popülist, siyasi cümlen mi kazanacak? Doğrusu; ben böyle bir haklılığı istemiyorum… Yanılmayı tercih ederim…. Yeter ki bu ülkenin çocukları ölmesin. Çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız… Barış istemek teslimiyet değildir. Terörün bitmesini istemek teröriste sempati değildir. Silahların susmasını istemek şehitleri unutmak değildir. Tam tersine, şehitlerin uğruna can verdiği memlekette yeni şehitler verilmemesini istemektir… Devlet elbette tedbirini alacaktır. İstihbaratını çalıştıracaktır. Silah bırakmanın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol edecektir. Terör örgütünün farklı isimler, yapılar veya coğrafyalar üzerinden yeniden örgütlenmesine müsaade etmeyecektir… Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği, üniter yapısı ve vatandaşlarının güvenliği pazarlık konusu yapılamaz… Ama bütün bunları yaparken terörün tamamen bitme ihtimali doğmuşsa, aklı başında hangi insan bundan rahatsız olabilir? Ben ve benim gibi düşünenler Abdullah Öcalan şerefsizine acıyacak değiliz... PKK’dan nefret ediyorum. Onlardan ettiğim nefret kadar da; sempati duyanlardan, dün koltuk değnekliğine cevaz verenlerden nefret ediyorum… Silahlı terörün her türlüsünü reddediyorum. Onların sebep olduğu acıları unutmuş da değilim… Fakat nefretimin aklımı esir almasına da izin vermiyorum…. Çünkü devlet öfkeyle yönetilmez. Devlet akılla yönetilir. Devlet intikam duygusuyla değil, milletinin geleceğini koruma sorumluluğuyla hareket eder… Ve güçlü devlet, gerektiğinde teröristin başına demir yumruğunu indirirken; gerektiğinde o silahın bir daha ateşlenemeyeceği şartları oluşturabilen devlettir… Benim için ölçü budur… O nedenle PKK silah bırakırsa sevineceğim. Tamamen tasfiye olursa daha çok sevineceğim. Bir daha bu ülkenin karşısına hiçbir ad ve hiçbir yapılanmayla çıkamayacak hâle gelirse bundan dolayı devletimle ve vesile olanlarla gurur duyacağım. Kim yaptı? AK Parti mi yaptı? CHP mi yaptı? MHP mi yaptı? Devlet mi yaptı? Kimin siyasi hanesine yazıldı? İnanın zerre kadar umurumda değil. Türkiye kazansın yeter. Çünkü bazı meselelerin seçim sandığından, parti rozetinden ve siyasi taraftarlıktan daha büyük olduğuna inanıyorum. Terör bunlardan biridir…. Eleştirelim. Soralım. Şüphe edelim. Devleti yönetenlerden açıklık, güvenlik ve teminat isteyelim… Yanlışı gördüğümüz yerde sesimizi yükseltelim. Ama Allah aşkına, terör bitmesin diye içimizden dua edecek kadar siyasi taassuba kapılmayalım… Birileri başarısız olsun diye Türkiye’nin başarısızlığını beklemeyelim… “Ben demiştim” diyebilmek için yeni acılara ihtiyaç duymayalım. Çünkü bu memlekette yeterince cenaze kaldırıldı. Anneler yeterince ağladı. Yeterince çocuk; babasının fotoğrafını öperek büyüdü… Artık mesele kimin haklı çıktığı değil; Türkiye’nin terörden kurtulup kurtulamayacağıdır. Ben üzümden yanayım. Bağcıyla hesabı olan hesabını sandıkta görsün… Ama ne olur… Lütfen allınızı başınıza alın... Bu ülke Cemal Enginyurt gibi siyasetçilerden bıkmış usanmıştır artık… Bir Paşa gönlünüz bilir…
Hakkı Balcı/TİMETÜRK