Amerika Birleşik Devletleri…
Bu ismi o kadar sık duyuyor, ABD kısaltmasını o kadar çok kullanıyoruz ki artık kelimelerin ne anlama geldiğini düşünmüyoruz.
Zihnimizde Amerika vardır.
Tek bir ülke…
Tek bir devlet…
Tek bir bayrak…
Tek bir ordu…
Tek bir küresel güç…
Oysa ismin kendisi bize bambaşka bir şey söylüyor:
Amerika Birleşik Devletleri.
Yani Amerika’daki devletler birleşmiş.
Belki de önce bu ismi yeniden okumamız gerekiyor.
Çünkü “United States of America” ifadesindeki “state” kelimesi, bizim bugün meseleyi kolayca anlamak için kullandığımız “eyalet” kelimesinden daha güçlü bir anlama sahiptir.
Amerika’nın kuruluş mantığı, bizim Türkiye’de bildiğimiz idarî yapılanmaya benzemez.
Türkiye önce vardır, sonra idarî olarak illere ayrılır.
Bursa, Konya, Trabzon veya Erzurum bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş değildir. Bunlar devletin idarî bölümleridir.
Amerika’daki tarihî süreç ise bunun tersine işler.
Önce kendi meclisleri, yönetimleri ve güçlü siyasi kimlikleri bulunan devletler vardır. Ardından bu devletler bir araya gelerek ortak bir üst yapı oluştururlar.
Yani mesele şudur:
Tek bir devletin parçalara ayrılması değil, parçaların birleşerek büyük bir devlet oluşturması…
Bugün bizim “eyalet” dediğimiz California, Texas, Virginia veya New York, Amerikan anayasal dilinde birer “state”, yani devlettir.
Her birinin kendi anayasası vardır.
Kendi meclisi vardır.
Kendi valisi ve yürütme organı vardır.
Kendi mahkemeleri vardır.
Kendi hukuk düzenlerinin geniş bir bölümü vardır.
Fakat bütün bunların üzerinde ortak bir federal devlet yükselir.
Savunmada birlik…
Dış politikada birlik…
Küresel siyasette birlik…
Ortak kaderde birlik…
İşte burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kavram ortaya çıkıyor:
Vahdet.
DEVLETLER BİRLEŞTİ, GÜÇ DOĞDU
Bugün Amerika’nın askerî gücünü konuşuyoruz.
Dolarını konuşuyoruz.
Teknolojisini konuşuyoruz.
İstihbaratını konuşuyoruz.
Hollywood’u, üniversitelerini, şirketlerini, uçak gemilerini ve dünyanın dört bir yanındaki üslerini konuşuyoruz.
Fakat bütün bunlardan önce gelen şeyi yeterince konuşmuyoruz:
Birleşmeyi başardılar.
Ayrı siyasi kimlikleri tek bir büyük güç altında topladılar.
Farklı devletlerin enerjisini birbirleriyle savaşarak tüketmek yerine, bu enerjiyi ortak bir merkezin gücüne dönüştürdüler.
Elbette bu birlik kolay kurulmadı.
Hatta bir dönem şu soru Amerika’yı ikiye böldü:
Birliğe katılan bir devlet, isterse bu birlikten ayrılabilir mi?
Güney devletleri “evet” dedi.
Onların mantığına göre, biz birer devlettik; kendi irademizle birliğe girdik ve istersek yine kendi irademizle ayrılabiliriz.
Kuzey ise “hayır” dedi.
Birlik kurulduktan sonra artık yeni ve ortak bir siyasi yapı doğmuştu. Bu yapı parçalanamazdı.
Amerikan İç Savaşı’nın en büyük anayasal ve siyasi meselelerinden biri buydu.
Elbette kölelik, savaşın merkezindeki büyük ahlaki, siyasi ve ekonomik meseleydi. Fakat devlet düzeni bakımından sorulan soru da son derece açıktı:
Amerika, istediği zaman dağılabilecek bir devletler topluluğu mu olacaktı; yoksa artık parçalanması mümkün olmayan bir birlik mi?
Savaşı Kuzey kazandı.
Fakat yalnızca bir ordu kazanmadı.
Bir fikir de kazandı:
Birlikten tek taraflı çıkış yoktur.
Bundan sonra Amerika’nın anlamı değişmeye başladı.
Kâğıt üzerinde hâlâ “birleşik devletler” vardı.
Fakat siyasi bilinçte artık tek bir Amerikan milleti, tek bir bayrak ve tek bir ortak kader fikri yükseliyordu.
1776’nın dünyasında devletler birleşmişti.
1787 Anayasası ile ortak merkez güçlenmişti.
1861–1865 arasındaki İç Savaş ile bu birliğin parçalanamayacağı fiilen ortaya konmuştu.
20. yüzyılda ise bu birlik, dünyanın en büyük küresel güçlerinden birine dönüşmüştü.
DIŞARIDA TEFRİKA, İÇERİDE VAHDET
Tam da burada bizim için asıl ibret başlamaktadır.
Bugün Amerika’nın dünyadaki siyasetine bakın.
Kendisinin içeride asla kabul etmeyeceği ayrılıkları, başka coğrafyalarda çoğu zaman meşru bir siyasi seçenek olarak tartışmaya açtığını görürsünüz.
Kendi sınırları içinde ayrılmayı değil birleşmeyi kutsar.
Kendi devletleri arasında parçalanmayı değil ortak federal gücü büyütür.
Kendi toplumu için ortak Amerikan kimliği üretir.
Fakat başka coğrafyalara geldiğinde aynı hassasiyet her zaman görülmez.
Orada etnik kimlikler konuşulur.
Mezhepler konuşulur.
Sınırlar tartışılır.
Özerklikler, ayrılıklar ve yeni siyasi parçalanmalar gündeme gelir.
Toplumların kendi içindeki farklılıkları bir zenginlik ve ortak güç hâline getirmek yerine, bu farklılıkların siyasi fay hatlarına dönüşebildiği süreçlerle karşılaşırız.
Burada üzerinde düşünmemiz gereken büyük bir çelişki vardır:
Kendi gücünü birleşerek kuranlar, başkalarının birleşmesini neden tehdit olarak görür?
Çünkü birleşmek güç üretir.
Parçalanmak ise bağımlılık üretir.
Birbirleriyle uğraşan küçük yapılar, büyük bir küresel irade ortaya koyamaz.
Birbirinden şüphe eden milletler ortak hareket edemez.
Mezhebi diğer mezhebe düşman edilen bir coğrafya kendi geleceğini kuramaz.
Etnik kimlikleri ortak vatan fikrinin önüne geçirilen toplumlar enerjilerini dışarıya değil, birbirlerine karşı tüketir.
Ve herkes birbirinden korkarken, dışarıdaki büyük güç hakem olur.
Silah satar.
Üs kurar.
Sınır çizer.
Arabuluculuk yapar.
Kaynakları yönetir.
Kimin dost, kimin düşman olduğuna karar verir.
BİZ NEDEN “BİRLEŞİK DEVLETLER” İFADESİNİ DUYMUYORUZ?
Belki de meselenin en ilginç tarafı budur.
Her gün ABD diyoruz.
Fakat artık “Birleşik Devletler” demiyoruz.
Kelimeler zihnimizde anlamını kaybetmiş.
ABD bizim için yalnızca bir özel isim hâline gelmiş.
Oysa ismi her söylendiğinde bize bir siyasi ders veriyor:
Birleştiler.
Biz Amerika’nın gücünü uçak gemilerinde arıyoruz.
Belki önce adında aramalıyız.
Birbirinden ayrı siyasi varlıkların enerjisini tek bir ortak güç hâline getirebilmesinde…
Kendi iç savaşını yaşadıktan sonra, bir daha parçalanmayı meşru bir seçenek olarak kabul etmemesinde…
İçerideki farklılıkları korurken, dışarıya karşı tek bir siyasi irade üretmesinde…
Kendi devletlerine ayrı anayasalar verecek kadar farklılığı kabul edip, ortak kaderden ayrılmayı reddedecek kadar birliği önemsemesinde…
Bu, Amerika’yı sevmek veya Amerikan sistemini örnek almak meselesi değildir.
Bu, düşmanından dahi ders çıkarabilme meselesidir.
Kur’an-ı Kerim’in asırlar önce haber verdiği hakikati, dünya siyaseti bize her gün yeniden göstermektedir:
“Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.”
Kuvvetin gitmesi, yalnızca askerî mağlubiyet değildir.
Sözünün geçmemesidir.
Kendi sınırını başkasının çizmesidir.
Kendi güvenliğini başkasının ordusuna emanet etmektir.
Kendi kardeşinden korkup yabancının himayesine sığınmaktır.
Kendi coğrafyasında misafir, başkasının kurduğu düzende figüran olmaktır.
Amerika’nın tarihinden çıkarılacak en önemli ders belki de budur:
Onlar, farklı devletleri birleştirerek güç oldular.
Biz ise aynı medeniyetin çocukları olarak birbirimizden uzaklaştıkça güç kaybettik.
Bugün İslam coğrafyasının, Türk dünyasının ve sömürülmüş milletlerin önündeki temel mesele yalnızca teknoloji, ekonomi veya silah meselesi değildir.
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat hepsinden önce bir irade meselesi vardır:
Bir arada durabilme iradesi.
Çünkü vahdet, herkesin aynı olması değildir.
Amerika’daki devletler aynı değildir.
Kanunları aynı değildir.
Siyasi tercihleri aynı değildir.
Toplumsal yapıları aynı değildir.
Fakat dışarıya karşı ortak bir güç üretirler.
Demek ki birlik, farklılıkların yok edilmesi değil; farklılıkların ortak bir kader şuurunun altında birbirini yok etmesinin önlenmesidir.
Belki de artık dünyaya yalnızca haritalar üzerinden bakmayı bırakmalıyız.
Haritada büyük görünen her ülke güçlü değildir.
Haritada ayrı görünen her toplum da birbirine yabancı değildir.
Asıl mesele şudur:
Kim, farklılıklarını ortak güce dönüştürüyor?
Kim, farklılıklarını iç savaşa dönüştürüyor?
Amerika’nın adında saklı olan hakikat budur.
Birleşenler devlet olur.
Birliğini koruyanlar güç olur.
Başkalarını parçalarken kendi içindeki vahdeti tahkim edenler ise dünyaya hükmetmeye çalışır.
Bize düşen, onların tahakkümüne hayran olmak değil; kendi gücümüzü neden kaybettiğimizi anlamaktır.
Çünkü tarih, vahdetin ne kadar kıymetli olduğunu yalnızca dostların başarılarıyla değil, rakiplerin kurduğu düzenlerle de öğretir.
Amerika’nın sırrı belki de sandığımız kadar gizli değildir.
Adında yazmaktadır:
Birleşik Devletler.
İsmail Yurtseven/TİMETÜRK