Modern dünyada en fazla kullanıma sokulan kavramlardan biri de farklılıktır. Farklılık üzerinden geliştirilen söylemler modernden post moderne geçişin de bir göstergesidir.
Modern dönemde farklılık olgusuna bakış pek olumlu olmamış, tam tersine farklılıklar “öteki” olarak konumlandırılmıştır.
Modern ulus devlet anlayışı tektipçi bir toplum inşasını öngördüğü için her türlü farklılığı kendi varlığı için bir “tehdit” olarak algılamıştır. Toplumsal homojenleşmeyi sağlamak için ya asimilasyon politikalarını ya da dışlamadan sürgün ve hatta imhaya varan farklı seçenekleri uygulamaya geçirmiştir.
Modern, “iyi”, geleneksel ise “kötü” olarak kafalarımıza işlendiği için modern toplumu ileri ve özgürlükçü bir aşama olarak görmeye fazlası ile meyilliyizdir. Halbuki durum çok da öyle değildir.
Geleneksel toplumlarda farklı dil ve inançların var olma hakkına sahip olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Farklı etnik ve dini kimlikler kendi varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir.
Bu bağlamda özellikle İslam dünyasını farklı bir yerde konumlandırmak gerekmektedir. İslam’da var olan anlayış hiçbir şekilde dışlayıcı ve imha edici ihtivaya sahip değildi. Tam tersine, Müslüman olmayanların da hakları garanti atına alınmıştı.
İslam’ın hüküm sürdüğü topraklarda farklı inançtan olan topluluklar varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Halbuki Hristiyanların hüküm sürdüğü topraklarda farklı inançlara karşı hiç de iyi sınav verilmemiştir.
Kudüs Müslümanlar tarafından yönetilirken Hristiyan ve Yahudiler özgür bir şekilde ibadetlerini yapıp varlıklarını sürdürdükleri halde Haçlı işgali sonrasında Müslümanlara katliam uygulanmıştır.
Aynı durumu Endülüs’te de görmek mümkündür. Müslümanların hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca bütün farklılıklar huzur içerisinde yaşamışlardır. Fakat Endülüs yıkılınca tek bir Müslüman veya Yahudi’nin orada yaşamaya devam etmesine müsaade edilmemiştir. Osmanlı Devleti böyle bir uygulamayı hiçbir zaman hayata geçirmediği gibi İspanya’dan ayrılması gereken Yahudileri kendi topraklarına taşımak için gemiler göndermiştir.
Balkanlarda diğer dinlerdeki insanlar özgürce varlığını koruduğu halde 93 Harbi ve Balkan Savaşları sonrasında bölgede yaşayan Müslümanların nasıl büyük katliam ve sürgünlere maruz kaldığını tarih kitapları yazmaktadır.
Osmanlı’nın son dönemine kadar başkent İstanbul’da nüfusun yarısının gayrimüslimlerden oluşuyor olması bu bağlamda çok değerli bir veridir. Kendini modern olarak tanımlayan Batının başkentlerinde cami minaresine bile tahammülde zorluk çekilmektedir.
Çokkültürlülük söylemi ile kendini tanımlayan Batının uygulamada farklılıklara karşı çok da tahammüllü olduğu söylenemez. Bu bağlamda farklılıklara karşı “tolerans” kavramı öne çıkarılmaktadır. Tolerans kelimesi Almaca “dulden” kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Dulden kelimesi “katlanmak” anlamına gelmektedir. Yani farklılıklara karşı bir kabullenme ve saygı değil katlanma üzerine kurgulu bir anlayış. Halbuki bizdeki “Hoşgörü” kavramı bunun çok ötesinde bir kabullenişi içinde barındırır. Katlanmak durumunda olduğunuz şeye katlanmamaya da başlayabilirsiniz. Fakat hoşgörü olduğu gibi kabullenişi de içinde barındırır.
Farklılıklara karşı tutum nasıl olmalı sorusunu sağlıklı bir zeminde tartışmak gerekir. Farklılık insanın doğasında olan bir durumdur. Fakat farklılığın sınırları olmalı mı diye de sormak gerekmez mi?
Birisi kendi farklılığını ortaya koyarken sınırsız bir özgürlük alanına sahip midir?
Sınırsız olan şeyin özgürlüğü olmaz. Sınır varsa özgürlük de vardır.
Bir kişinin inanıp inanmaması veya farklı şeylere inanması özgürlük alanı içinde görülebilir. Fakat açık bir şekilde diğer insanların inançlarına saldırı mahiyetindeki söylem veya eylemler özgürlük alanına girmez. Tek başına yaşamak zorunda kaldığımız bir adada bile adanın şartlarını dikkate almak gerektiği gibi içinde yaşadığımız toplumun da değerlerini dikkate almak zorundayız.
Herkes milliyetçi olacak, vatan, millet, bayrak aşkıyla dolacak diye dayatabilmemiz mümkün değildir. Fakat bir kişinin bu değerleri özümsememiş hatta benimsememiş olması ona bu değerlere açıktan saldırma hakkını vermez.
ODTÜ’de Bahr Şenlikleri etkinlikleri sırasında Türk bayrağı taşıyan gruba karşı uygulanan şiddeti nasıl yorumlamamız gerekir?
Kendi farklılığını her fırsatta dillendiren ve bunu özgürlük ve demokrasi maskesi ile çerçeveleyen bir grubun kendi gibi düşünmeyenlere karşı olan saldırganlığı asla ve kat’a kabul edilebilir değildir.
Bu ve benzeri olaylarda çok yönlü sorumluluk söz konusudur. Kimse kusura bakmasın ama açık bir şekilde bu millet ve devlete düşmanlığını ortaya koyan kitlelere üniversite kapılarının açılmış olması, onlara konser adı altında toplumsal değerlere hakaret etme alanının sağlanmış olması üzerinde durmak gerekmez mi?
Yaşananlarda acaba üniversite yönetiminin sorumluluğu yok mu?
Bir yerde vatan ve bayrak düşmanı öğrenci varsa orada bunu besleyen bir eğitim sistemi olduğu anlamına gelmez mi?
Türk bayrağına tahammül edemeyen, kendisi gibi düşünmediği için öğrencilere saldırarak linç etmeye çalışan kitlenin beslendiği damarların tek tek kesilmesi gerekmez mi?
Meseleyi sadece ODTÜ’ye indirgemek sorunun boyutunu görmemizi engellemektedir.
Bir eğitim kurumunda devlet, bayrak, din ve millet düşmanları yetişebiliyorsa, burada çok büyük bir sorun olduğunu söylemek yanlış mı olur?
Farklılıklara saygılı olmaktan yana bir sorunumuz olmaz lakin bizi düşman olarak konumlandıran ve her fırsatta değerlerimize saldıranlara karşı en ufak bir tahammülümüzün olmaması gerekir.
Benim varlığım ve değerlerim ile sorunu olmayan bütün farklılıkların varlığını sürdürme hakkını saygıyla karşılar ve hatta destekleriz. Fakat bizi “düşman” olarak konumlandıranlara karşı her türlü mücadelenin verilmesinin de gerekliliğini savunmak durumundayız.
Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK