Üniversite, yalnızca eğitim veren veya diploma üreten bir kurum değildir. Onu diğer kurumlardan ayıran temel özellik; bilgiyi sorgulaması, yeni bilgi üretmesi, yerleşik kabulleri eleştiriye açması ve düşüncenin özgürce gelişebileceği kurumsal bir ortam oluşturmasıdır. Bu nedenle üniversitenin nasıl yönetildiği, yalnızca idari bir mesele değil, doğrudan doğruya bilginin üretim koşullarını belirleyen akademik bir meseledir.
Bu çerçevede öğretim üyesi açısından rektör, akademik faaliyeti yönlendiren bir üst amirden önce akademik özgürlüğün kurumsal güvencesi olmalıdır. Çünkü üniversitenin varlık nedeni, doğruluğu önceden belirlenmiş düşünceleri yeniden üretmek değil; sorgulanabilir olanı sorgulamak, eleştiriye açık bilgi üretmek ve gerektiğinde yerleşik kabullere itiraz edebilmektir.
Akademisyenlerin araştırma konularına, ulaştıkları bilimsel sonuçlara veya düşünsel tutumlarına göre ödüllendirildiği ya da cezalandırıldığı bir yönetim düzeni, üniversitenin özüyle bağdaşmaz. Akademik özgürlük, üniversite yönetiminin her görüşe katılması veya akademisyenlerin hiçbir kurala tabi olmaması anlamına da gelmez. Esas olan, bilimsel yöntem ve etik sınırlar içerisinde yürütülen akademik faaliyetin idari ve kişisel baskılardan korunmasıdır.
Eleştiriyi kişisel sadakatsizlik olarak gören bir rektörlük anlayışı, zaman içerisinde yöneticinin çevresinde yalnızca onay üreten bir yapı oluşturur. Böyle bir yapı kısa vadede yönetim kolaylığı sağlayabilir; ancak uzun vadede üniversitenin bilimsel kalitesini, kurumsal öğrenme kapasitesini ve akademik itibarını aşındırır.
Üniversiteler, yöneticilerin yalnızca duymak istediklerini söyleyenlerin değil, gerektiğinde yanlışları gösterebilenlerin de kendilerini güvende hissettikleri kurumlar olmak zorundadır.
Liyakat, Adalet ve Şeffaflık
Akademik özgürlüğün sürdürülebilir olabilmesinin ikinci koşulu kurumsal adalettir. Öğretim üyelerinin çağdaş bir rektörden temel beklentilerinden biri, akademik ve idari kararların kişisel yakınlıklar, grup aidiyetleri veya dönemsel güç ilişkileri yerine açık, öngörülebilir ve denetlenebilir ölçütlere dayanmasıdır.
Kadro ilanları, akademik yükseltmeler, idari görevlendirmeler, araştırma destekleri, laboratuvar olanakları ve kurumsal kaynakların dağıtımı üniversitedeki güven iklimini doğrudan etkiler. Kuralların kişilere göre değiştiği düşüncesinin yaygınlaşması, yalnızca yönetimle öğretim üyeleri arasındaki ilişkiyi bozmaz; akademik motivasyonu, kuruma aidiyeti ve uzun vadede bilimsel üretkenliği de zayıflatır.
Bununla birlikte liyakat, yalnızca yayın sayısına veya bibliyometrik göstergelere indirgenmemelidir. Alanın niteliği, eğitime katkı, araştırmanın özgünlüğü, bilimsel etik, mentorluk, ekip kurma becerisi ve toplumsal katkı birlikte değerlendirilmelidir.
Rektörün görevi kendisine sadık bir kadro oluşturmak değil, üniversitenin kapasitesini yükseltecek yetkin insanları sorumluluk makamlarına taşımaktır.
Şeffaflığın en önemli sınav alanlarından biri de bütçe yönetimidir. Kamu kaynağı kullanan üniversitelerde bütçe, yöneticinin kişisel tasarruf alanı veya sembolik güç aracı değildir. Kaynakların hangi akademik önceliklere göre dağıtıldığı, büyük yatırımların hangi gerekçelerle yapıldığı ve bilimsel altyapıya ne ölçüde kaynak ayrıldığı akademik topluluk tarafından anlaşılabilir olmalıdır.
Üniversite bütçesinin önceliği makamın ihtişamını değil, araştırmacının ve öğrencinin imkânlarını genişletmek olmalıdır. Bir üniversitenin gerçek gücü yöneticilerinin kullandığı fiziksel imkânlarla değil; laboratuvarlarının niteliği, kütüphanelerinin zenginliği, araştırmacılarının desteklenme düzeyi ve öğrencilerine sunduğu akademik fırsatlarla ölçülmelidir.
Patronluk Değil Akademik Hizmet Liderliği
Üniversite klasik anlamda bir şirket, öğretim üyeleri de rektörün sıradan çalışanları değildir. Akademik unvan, bilimsel yetkinliğin yanı sıra belirli ölçüde düşünsel ve akademik özerkliği ifade eder. Dolayısıyla rektörün kendisini üniversitenin sahibi veya patronu gibi konumlandırması, kurumun akademik doğasıyla çelişir.
Çağdaş rektörlükte otorite makam odasının büyüklüğünden, protokol sırasından veya görünür güç sembollerinden değil; güvenilirlikten, bilimsel itibardan ve adil karar verme kapasitesinden doğmalıdır.
İyi bir rektör kendi görünürlüğünü artırmaya çalışan değil, kurumundaki bilim insanlarının, genç araştırmacıların ve öğrencilerin görünürlüğünü artıran yöneticidir. Bu açıdan rektörlüğün temel işlevi engel üretmek değil; bürokrasiyi azaltmak, laboratuvar ve araştırma altyapısını güçlendirmek, nitelikli insan kaynağını kurumda tutmak, genç akademisyenler için öngörülebilir kariyer yolları oluşturmak ve disiplinlerarası çalışmayı kolaylaştırmaktır.
Rektörlüğün başarısı, her akademik sürecin merkezinde bulunmakla değil, akademik süreçlerin yönetimin sürekli müdahalesine ihtiyaç duymadan sağlıklı biçimde işleyebileceği kurumsal mekanizmaları oluşturmakla ölçülmelidir.
Katılımcı Yönetişim ve Kurumsal Akıl
Bilgi üreten insanların karar süreçlerinden dışlandığı bir üniversitede yönetim ile akademik gerçeklik arasındaki mesafe giderek büyür. Senato, fakülte kurulları, bölüm kurulları ve bilimsel komisyonlar, önceden alınmış kararları yalnızca onaylayan biçimsel yapılara dönüşmemelidir.
Katılımcılık, her kararın referandumla alınması veya yöneticinin karar verme yetkisinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Yönetimin karar verme sorumluluğu devam eder. Ancak kararların gerekçesi, danışma süreci ve sonuçlarının nasıl değerlendirileceği görünür ve hesap verebilir olmalıdır.
Özellikle araştırma öncelikleri, akademik yapılanma, yeni programların açılması, kadro politikaları ve büyük altyapı yatırımları gibi üniversitenin geleceğini uzun yıllar etkileyebilecek konularda farklı disiplinlerin ve farklı akademik kuşakların bilgi birikiminden yararlanmak kurumsal aklın gereğidir.
Rektörün çevresinde yalnızca aynı düşünceleri tekrarlayan dar bir yönetici grubunun oluşması, zamanla kurumsal körlüğü artırır. Buna karşılık çoğulcu katılım, farklı bakış açılarını karar süreçlerine taşıyarak üniversitenin hata düzeltme kapasitesini güçlendirir.
Dolayısıyla 21. yüzyıl rektöründen beklenen, bütün kararları tek merkezde toplayan güçlü bir yönetici olmak değil; akademik özgürlük, liyakat, adalet, şeffaflık ve katılım ilkelerini kurumsal kültürün kalıcı unsurları hâline getiren bir akademik lider olmaktır.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin