Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde en çok tartışılan konulardan biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlik mimarisindeki rolünü yeniden tanımlama isteği oldu. Trump, ilk başkanlık döneminde olduğu gibi bugün de NATO’yu ideolojik bir birlikten çok maliyet hesabı yapılan stratejik bir ortaklık olarak görüyor. Onun siyaset anlayışında ittifaklar, ortak değerlerden önce ortak yük paylaşımıyla anlam kazanıyor. Avrupa ülkelerine yıllardır yönelttiği “Savunmanızın faturasını Amerikan vergi mükellefi ödemeyecek” eleştirisi, aslında Washington’un uzun süredir içinde büyüyen rahatsızlığın açık ifadesi.
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de bu yeni yaklaşımın gölgesinde toplandı. Zirvede yalnızca Rusya’nın oluşturduğu tehdit ya da Orta Doğu’daki istikrarsızlık konuşulmadı. Aynı zamanda NATO’nun gelecek yirmi yılını şekillendirecek yeni güvenlik mimarisi de masaya yatırıldı. Savunma harcamalarının artırılması, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi, teknolojik üstünlüğün korunması ve ittifakın operasyonel kabiliyetinin yeniden yapılandırılması, görüşmelerin temel başlıklarını oluşturdu.
Tam da bu noktada Türkiye, artık NATO’nun doğu kanadındaki bir sınır ülkesi olarak değil; Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’yu aynı anda etkileyebilen merkezi bir güç olarak öne çıkıyor.
Bugün Washington’da yapılan stratejik hesapların çoğunda Türkiye, yalnızca bir müttefik değil; krizlerin yönetilebilmesi için vazgeçilmez bir denge unsuru olarak değerlendiriliyor. Çünkü Ukrayna Savaşı’nın gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, savaşların yalnızca cephede değil; üretim bantlarında, lojistik koridorlarında ve savunma sanayii altyapısında kazanıldığıdır.
Türkiye ise son on yılda tam da bu alanlarda önemli bir kapasite inşa etti.
F-35 Meselesi Bir Uçaktan Çok Daha Fazlasıdır
Kamuoyunda F-35 tartışmaları çoğu zaman yalnızca bir savaş uçağı alımı olarak değerlendiriliyor. Oysa mesele bundan çok daha derindir.
F-35 programı, yalnızca yeni nesil bir savaş platformu değil; aynı zamanda teknoloji paylaşımı, ortak üretim, tedarik zinciri ve stratejik güven ilişkisinin de sembolüdür.
Türkiye programdan çıkarıldığında yalnızca uçak alamadı; aynı zamanda üretim zincirindeki önemli rolünü de kaybetti. Türk şirketlerinin ürettiği yüzlerce parçanın başka ülkelere kaydırılması, Washington açısından ekonomik olduğu kadar siyasi bir mesaj da taşıyordu.
Bugün aynı dosyanın yeniden açılması, aslında güven ilişkisinin yeniden tanımlanmaya başladığını gösteriyor.
Ancak burada dikkat çekici olan başka bir gerçek daha var.
Türkiye, F-35 programından çıkarıldığı dönemde savunma sanayiinde kendi alternatiflerini geliştirmeye yöneldi. Millî Muharip Uçak KAAN’ın hangardan çıkışı, HÜRJET’in gökyüzüyle buluşması, KIZILELMA ve ANKA-3 gibi insansız savaş platformlarının geliştirilmesi, yalnızca teknik başarılar değil; aynı zamanda ambargolara verilen stratejik cevaplar oldu.
Bugün Washington’un yeniden F-35 teklifini gündeme getirmesi, Türkiye’nin bu süreçte kaybettiğinden çok kazandığını da ortaya koyuyor.
Çünkü artık masadaki Ankara, 2019’un Ankara’sı değil.
Batı’nın Çelişkisi: İlke mi, İhtiyaç mı?
Uluslararası siyasette en çok kullanılan kavramlardan biri “ortak değerler”dir. Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve müttefiklik ruhu sık sık dile getirilir. Ancak kriz dönemlerinde bu kavramların yerini çoğu zaman çok daha yalın bir gerçek alır: çıkar.
Türkiye ile Batı arasındaki son on yıllık ilişkiler bu gerçeğin en somut örneklerinden biridir.
Bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kaygılarının yeterince dikkate alınmadığı eleştirileri yapılırken, diğer taraftan aynı Türkiye’nin kriz anlarında vazgeçilmez olduğu kabul edilmiştir.
Bu durum yalnızca Washington’a özgü değildir. Avrupa’nın da benzer bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Enerji güvenliğinden göç yönetimine, Karadeniz’in istikrarından Orta Doğu’daki diplomatik girişimlere kadar pek çok başlıkta Türkiye’nin rolü öne çıktığında söylemler değişebilmekte, dün eleştirilen politikalar bugün stratejik zorunluluk olarak değerlendirilebilmektedir.
İşte Ankara Zirvesi’nin belki de en önemli siyasi çıktısı burada yatmaktadır.
Türkiye’nin önemi artmadı.
Dünya değişti.
Ve değişen dünya, Türkiye’nin zaten sahip olduğu jeopolitik ağırlığı yeniden görünür hâle getirdi.
Ankara’nın Yeni Diplomatik Sermayesi
Türkiye bugün yalnızca askerî kapasitesiyle değil, aynı zamanda diplomatik hareket alanıyla da dikkat çekiyor. Rusya ile konuşabilen, Ukrayna ile temas kurabilen, Avrupa Birliği ile müzakere yürütebilen, Orta Doğu’da farklı aktörlerle aynı anda ilişki geliştirebilen sınırlı sayıdaki ülkeden biri konumunda.
Bu durum Ankara’ya önemli bir diplomatik sermaye kazandırıyor.
NATO açısından bakıldığında ise bu çok katmanlı ilişki ağı, Türkiye’yi yalnızca asker gönderen bir müttefik olmaktan çıkarıyor; kriz çözen, ara buluculuk yapabilen ve bölgesel denklemleri etkileyebilen stratejik bir aktöre dönüştürüyor.
Trump’ın Ankara ziyaretinde verdiği mesajlar da bu yeni gerçekliğin Washington tarafından daha net görüldüğünü gösteriyor.
Missouri’nin Gölgesinden Ankara’nın Işığına
Seksen yıl önce İstanbul Boğazı’na demirleyen Missouri, Amerika’nın Türkiye’ye uzattığı elin sembolüydü.
Bugün ise tarih farklı bir sahne kuruyor.
Ankara’da yapılan NATO Zirvesi, Batı’nın Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyacın açık ilanı niteliğini taşıyor.
Bu tablo, yalnızca Erdoğan ile Trump arasında verilen pozlardan ya da F-35 dosyasının yeniden açılmasından ibaret değildir.
Asıl mesele, uluslararası sistemin yeniden şekillenmesidir.
Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyası artık geride kaldı. Yerine çok merkezli, daha kırılgan ve daha rekabetçi bir düzen geliyor. Bu yeni düzende coğrafya yeniden değer kazanıyor. Savunma sanayii, teknoloji ve üretim kapasitesi klasik askerî güç kadar belirleyici hâle geliyor.
Türkiye de tam bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
Belki de Ankara Zirvesi’nin tarihe geçecek en önemli yönü budur.
1946’da Türkiye, Batı ittifakına dâhil olabilmek için çaba gösteren bir ülkeydi.
2026’da ise aynı ittifak, güvenlik mimarisini yeniden inşa ederken Türkiye’yi merkeze koymak zorunda kaldığını kabul ediyor.
Uluslararası ilişkilerde hiçbir karar sonsuza kadar geçerli değildir.
Yaptırımlar gelir.
Ambargolar uygulanır.
Programlardan çıkarılabilirsiniz.
Ancak jeopolitiğin değişmeyen bir kuralı vardır: Coğrafya, günü geldiğinde diplomasiden daha güçlü konuşur.
Ankara Zirvesi’nin ardından geriye kalan en çarpıcı gerçek de budur.
Missouri ile başlayan hikâye, seksen yıl sonra Ankara’da yeni bir sayfa açmıştır.
Fakat bu kez Türkiye, tarihin akışını uzaktan izleyen değil; yönünü belirleyen ülkelerden biri olma iddiasını çok daha güçlü biçimde ortaya koymaktadır.
Adem Şahin/ Genel Yayın Yönetmeni/ TİMETÜRK