Uluslararası ilişkilerde bazı fotoğraflar vardır ki, yalnızca çekildikleri dönemi değil, onlarca yıl sonrasını da anlatır. 5 Nisan 1946’da Amerikan donanmasının en görkemli savaş gemilerinden Missouri’nin İstanbul Boğazı’na demirlemesi işte böyle bir kareydi. Resmî gerekçe, Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşının Türkiye’ye getirilmesiydi. Fakat ne Ankara ne de Washington bunun yalnızca diplomatik bir nezaket ziyareti olmadığını bilmiyor değildi. İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Sovyetler Birliği Türkiye üzerinde Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerinden baskı kurmaya başlamıştı. Missouri, yalnızca bir savaş gemisi değil, Amerika’nın “Türkiye yalnız değildir” mesajını taşıyan yüzen bir diplomasi platformuydu.
Bugün, tam seksen yıl sonra Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması da benzer ölçüde sembolik bir anlam taşıyor. Ancak bu kez şartlar tamamen farklı. Dün Sovyet tehdidine karşı Batı’nın desteğini arayan Türkiye vardı; bugün ise Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, enerji koridorları, düzensiz göç, yapay zekâ destekli savaş teknolojileri ve küresel güç rekabeti nedeniyle Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan bir NATO var.
Ankara’da gerçekleştirilen zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında yapılan görüşme de bu değişimin en dikkat çekici göstergesi oldu. Görüşmenin ardından Trump’ın Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönündeki iradesini açıklaması ve F-35 savaş uçaklarının yeniden gündeme gelebileceğini söylemesi, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkiler açısından değil, NATO’nun geleceği açısından da yeni bir dönemin işareti olarak okunuyor. Elbette bu süreç yalnızca Beyaz Saray’ın iradesiyle tamamlanabilecek kadar basit değil; ABD Kongresi’nin ve Amerikan hukuk sisteminin rolü devam ediyor. Ancak verilen siyasi mesajın ağırlığı, teknik ayrıntıların çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Çünkü burada değişen yalnızca diplomatik söylem değil; değişen, küresel güç dengesidir.
Dün Tehdittiniz, Bugün Vazgeçilmezsiniz
Henüz birkaç yıl önce Washington’dan yükselen sesler bambaşkaydı. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, NATO’nun güvenlik mimarisine yönelik ciddi bir tehdit olarak gösterildi. Türkiye, ortak üreticileri arasında yer aldığı F-35 programından çıkarıldı. Milyarlarca dolarlık katkısına rağmen teslim edilmesi planlanan savaş uçakları verilmedi. Savunma Sanayii Başkanlığı başta olmak üzere birçok kurum ve yetkili CAATSA yaptırımlarının hedefi hâline getirildi.
O gün kullanılan dil sertti. Türkiye’nin attığı adımın NATO’nun ortak savunma sistemleriyle bağdaşmadığı savunuluyor, Ankara’nın Moskova ile geliştirdiği savunma iş birliği, Batı ittifakı açısından stratejik bir risk olarak değerlendiriliyordu. Kısacası Türkiye, müttefik olmaktan çok sorun üreten bir aktör gibi gösteriliyordu.
Bugün ise aynı Washington, aynı Ankara ile F-35 ihtimalini konuşuyor; yaptırımların kaldırılmasını değerlendiriyor ve Türkiye’nin NATO içindeki vazgeçilmez rolünden söz ediyor.
Peki gerçekten ne değişti?
Türkiye, S-400 sistemlerinden vaz mı geçti?
Hayır.
Ankara dış politikasını Washington’un taleplerine göre yeniden mi şekillendirdi?
Hayır.
Türk savunma sanayii üretimden vazgeçti ya da millî projelerini askıya mı aldı?
Tam tersine…
Son birkaç yılda Türkiye, savunma sanayiinde tarihinin en büyük dönüşümünü yaşadı. İnsansız hava araçlarından beşinci nesil savaş uçağı KAAN’a, deniz platformlarından füze teknolojilerine kadar birçok alanda dışa bağımlılığı azaltan projeler hayata geçirildi. Bir zamanlar ambargolarla frenlenmeye çalışılan savunma sanayii, bugün onlarca ülkeye ihracat yapan küresel bir oyuncuya dönüştü.
Dolayısıyla değişen Ankara değil.
Değişen, Washington’un jeopolitik ihtiyaçları oldu.
Uluslararası Siyasetin Ahlâkı Yoktur, Çıkarları Vardır
Eski İngiltere Başbakanı Lord Palmerston’un meşhur sözü bugün hâlâ geçerliliğini koruyor: “Devletlerin ebedî dostları ya da ebedî düşmanları yoktur; ebedî çıkarları vardır.”
Amerikalı stratejist Henry Kissinger da dış politikayı tam olarak bu gerçek üzerine inşa etmişti. Devletler, değerlerle değil, güç dengeleriyle hareket eder. Bugün Ankara’da yaşanan tablo da aslında bunun yeni bir örneğidir.
Washington’un Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki değişimi yalnızca Trump’ın kişisel tercihleriyle açıklamak eksik olur. Asıl belirleyici olan, uluslararası sistemin yeniden şekillenmesidir.
Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın savunma kapasitesindeki kırılganlığı ortaya çıkardı. Orta Doğu’da İsrail ile İran arasında yaşanan gerilim, NATO’nun güney kanadının ne kadar hassas olduğunu yeniden gösterdi. Karadeniz’in güvenliği, enerji koridorlarının korunması ve Çin’in küresel etkisinin artması ise Türkiye’nin coğrafi konumunu yeniden vazgeçilmez hâle getirdi.
Bu tablo karşısında Washington’un yıllarca uyguladığı yaptırımları gözden geçirmesi şaşırtıcı değildir.
Asıl şaşırtıcı olan, birkaç yıl önce “NATO güvenliği için tehdit” olarak gösterilen Türkiye’nin bugün aynı güvenlik mimarisinin temel direklerinden biri olarak sunulmasıdır.
Bu durum ister istemez şu soruyu akla getiriyor:
Eğer Türkiye bugün güvenlik açısından vazgeçilmez bir müttefikse, dün uygulanan yaptırımlar gerçekten güvenlik gerekçesiyle mi alınmıştı?
Yoksa CAATSA, başından itibaren siyasi baskının bir aracı mıydı?
Bu soruların kesin cevapları belki hiçbir zaman verilmeyecek. Ancak Ankara Zirvesi’nde verilen mesajlar, uluslararası siyasetin ilkelerden çok güç dengeleriyle şekillendiğini bir kez daha gösteriyor.
Ankara’nın Ev Sahipliği Bir Tesadüf Değil
NATO zirveleri yalnızca diplomatik toplantılar değildir; aynı zamanda stratejik mesajların verildiği sahnelerdir. Zirvenin Ankara’da düzenlenmesi de bu açıdan dikkatle okunmalıdır.
Türkiye, yalnızca NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olduğu için değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş coğrafyada eş zamanlı etki üretebilen tek müttefik olduğu için öne çıkıyor.
İncirlik Hava Üssü, Kürecik Radar Üssü, İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı, Konya’daki eğitim faaliyetleri ve Türkiye’nin gelişen savunma sanayii altyapısı, artık sadece askerî kapasitenin değil, NATO’nun gelecekteki operasyonel kabiliyetinin de temel unsurları arasında görülüyor.
Bu nedenle Ankara’daki zirve, sıradan bir diplomatik organizasyondan çok daha fazlasını ifade ediyor.
1946’da Missouri, Türkiye’yi Batı’ya davet eden semboldü.
2026’da ise Ankara Zirvesi, Batı’nın Türkiye’ye yeniden ihtiyaç duyduğunu ilan eden yeni sembol olarak tarihe geçiyor.
Ve belki de bu yüzden, bugünün en önemli sorusu F-35’lerin teslim edilip edilmeyeceği değil; Batı’nın Türkiye’ye bakışının neden değiştiğidir.
Çünkü savaş uçakları satın alınabilir.
Yaptırımlar kaldırılabilir.
Diplomatik krizler aşılabilir.
Ancak uluslararası sistemde değişen güç dengeleri, bütün bu gelişmelerin arkasındaki asıl hikâyeyi anlatır.
Ankara’da yaşanan da tam olarak budur.
Adem Şahin/Genel Yayın Yönetmeni/TİMETÜRK