Üniversitenin kurumsal tarihi, Avrupa Orta Çağı’nda Bologna ve Paris gibi merkezlerde biçimlenen uzun bir dönüşümün ürünüdür.
Bologna Üniversitesi’nin 1088’e uzanan tarihi ile Paris Üniversitesi’nin 12. yüzyıl sonu ve 13. yüzyıl başındaki kurumsallaşması, bugün doğal ve değişmez kabul edilen üniversite yapılarının aslında tarihsel koşullar içinde oluştuğunu gösterir.
Aynı durum rektörlük makamı için de geçerlidir: rektörlük başlangıçtan itibaren merkezi, güçlü ve tek biçimli bir yürütme makamı olmamış; üniversitenin iç dengelerine ve dönemin siyasal, dinsel ve toplumsal güç ilişkilerine göre farklı anlamlar kazanmıştır.
Bologna geleneğinde öğrencilerin kurumsal ağırlığı belirginken Paris modelinde öğretim üyeleri ve fakülteler daha görünür bir konuma sahipti.
Rektörün seçilme biçimi, görev süresi ve yetki alanı da zaman içinde değişti. Bu tarihsel çeşitlilik, rektörlüğün kendinden menkul bir otorite değil, üniversitenin ihtiyaçlarına göre şekillenen işlevsel bir görev olduğunu hatırlatır.
Dolayısıyla çağdaş rektörlük tartışmasının merkezinde makamın tarihsel ihtişamı değil, üniversitenin akademik amaçlarına ne ölçüde hizmet ettiği bulunmalıdır.
Papalık, yerel iktidarlar, soylular ve daha sonra modern devletler üniversite yönetimine müdahil oldukça rektörlük de zaman zaman akademik topluluğun temsil makamı olmaktan uzaklaşmış, siyasal veya bürokratik otoritenin üniversite içindeki uzantısına dönüşmüştür. Bu gerilim günümüzde de önemini korumaktadır.
Üniversite yönetiminin meşruiyeti, dışsal güç kaynaklarından çok bilimsel değerler, kurumsal güven ve akademik topluluğun üretim kapasitesi üzerinden kurulmalıdır.
Humboldtçu Üniversiteden Çok İşlevli Üniversiteye
19. yüzyılda Humboldtçu üniversite düşüncesi, araştırma ile öğretimin birlikteliğini, bilimsel özgürlüğü ve öğretim üyesinin akademik özerkliğini modern üniversitenin merkezine yerleştirdi.
Devlet tarafından finanse edilen, ancak bilimsel faaliyetin belirli ölçüde kendi iç mantığına göre yürütüldüğü bu yaklaşım, araştırma üniversitesinin en güçlü tarihsel referanslarından biri oldu.
Ancak 21. yüzyıl üniversitesi yalnızca Humboldtçu modelin tekrarı değildir.
Günümüz üniversiteleri aynı anda eğitim kurumu, araştırma merkezi, teknoloji ve yenilik üreticisi, uluslararası ağ aktörü ve toplumsal sorumluluk taşıyan kamusal kurumlar olarak faaliyet göstermektedir. Bu çok işlevlilik, rektörlüğün de yalnızca idari koordinasyon ve temsil makamı olarak düşünülemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Dijitalleşme, Uluslararasılaşma ve Yeni Kurumsal Sorumluluklar
Yapay zekâ, büyük veri, açık bilim, dijital öğrenme ortamları, çevrim içi eğitim, uluslararası araştırma konsorsiyumları, küresel salgınlar, iklim krizi ve hızla değişen meslekler üniversitenin çalışma biçimini yeniden tanımlamaktadır.
Bu koşullarda üniversite yönetimini bina, bütçe, kadro ve protokol yönetimine indirgemek ciddi bir anakronizmdir. Fiziksel kampüs önemini korusa da akademik üretimin sınırları artık kampüs duvarlarıyla belirlenmemektedir.
Dijital dönüşüm, rektörün her teknolojiyi bizzat kullanan bir teknisyen olmasını değil; teknolojinin akademik, etik ve kurumsal sonuçlarını değerlendirebilen bir lider olmasını gerektirir.
Yapay zekânın eğitim ve araştırmadaki yeri, akademik dürüstlük, veri güvenliği, dijital eşitsizlikler ve öğretim üyelerinin yeni araçlara erişimi artık stratejik yönetim konularıdır.
Bu nedenle dijitalleşmeyi yalnızca yazılım satın alma ya da “akıllı kampüs” söylemiyle sınırlayan bir yaklaşım, dönüşümün özünü kaçırır.
Uluslararasılaşma da benzer biçimde protokol sayısıyla ölçülemez.
Nitelikli ortak araştırmalar, araştırmacı hareketliliği, uluslararası fonlara erişim, ortak doktora programları, sürdürülebilir yayın ağları ve küresel bilimsel görünürlük esas göstergelerdir.
Çağdaş bir rektörün başarısı, törenlerdeki görünürlüğünden çok üniversitenin bilimsel kapasitesini, bağlantılarını ve dayanıklılığını ne ölçüde arttırdığıyla değerlendirilmelidir.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin