Savaş çığırtkanlığı kolaydır. Öfke, hamaset ve diklenme ile gündemi doldurmak da. Bazı akıllar tutulmuş, bazı gözler görmez olmuş; yanlış hesaplar hükümranlık iddiasına, dogmalar ise hüküm koyuculuğa soyunmuş durumda. Böylesi bir atmosferde linç edilmeyi göze alarak şunu net söylemek gerekiyor: Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek basit bir iştir. Onu yönetmek ise stratejik akıl ister. Ve bu aklın merkezi, bölgenin asıl oyun kurucu ülkesi olan Türkiye’dir.
Çünkü önümüzde duran mesele yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz değil. Oynanan jeopolitik oyunlar, kurulan tuzaklar ve dökülebilecek kanın büyüklüğü, bu çabayı fazlasıyla hak ediyor. Yeni Gazzeleri ve çok daha büyük bir bölgesel kaosu engellemek, Yaratıcı yerine geçmek değil; Türkiye’nin taşıdığı jeopolitik sorumluluğu yerine getirmektir. İsrail’in olası bir saldırısı ise yalnızca gerilimi tırmandırmakla kalmaz; İsrail’i bölgede yalnızlığa ve uzun vadede yok olmaya mahkûm eder.
Ebu Zuhur: Oyun Kurucuya Çizilen Sınır
İsrail’in Türk sınırına kuş uçumu yaklaşık 70 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur üssünü, iddia edilen Türk askeri unsurları henüz yerleşmeden vurması, ilişkileri yeni ve daha tehlikeli bir boyuta taşıdı. Saldırının yalnızca “Türk askeri kapasitesini istemiyoruz” mesajı taşıdığı düşünülebilir. Oysa işin daha vahim bir tarafı var.
Eğer Türk unsurları üsse yerleştikten sonra bir saldırı gerçekleşseydi, bugün konuştuğumuz gerilim değil, gerçek bir savaşın tamtamları olurdu. İsrail bu riski göze almadı. Üssü boşken vurarak hem teknik bir engeli ortadan kaldırmaya çalıştı hem de bölgenin asıl oyun kurucusuna sınır çizme hevesi gösterdi. Özellikle İHA-SİHA ve hava savunma sistemlerinin Suriye’de konuşlanması ihtimali, İsrail açısından “Türk varlığı”ndan çok daha fazlasını ifade ediyor.
Esad’ın devrilmesinden sonra Suriye hava sahasını ciddi bir tehditle karşılaşmadan kullanan İsrail için bu kapasite, hava harekât özgürlüğünü kısıtlayabilecek yeni bir değişkendir. Ürdün-Suriye-Lübnan hattında yürütülen faaliyetler ve İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlar, İsrail güvenlik doktrininin merkezindedir. Tehditler siyasi niteliklerine göre değil, operasyonel etkilerine göre değerlendirilir. Ebu Zuhur saldırısı tam da bu doktrinin ürünüdür. Ancak Türkiye’nin bölgesel ağırlığını yok sayan her hesap, İsrail’i kendi tuzağına düşürmeye adaydır.
İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter’in “Keşke ilişkiler birkaç on yıl önceki haline dönebilse” serzenişi ve İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın diplomatik çözüm vurgusu, İsrail tarafında bile Türkiye’nin tamamen dışlanmasının maliyetinin fark edildiğini gösteriyor. Bu sesler zayıf çıksa da, stratejik hesabın içinde yer alıyor.
Askeri Üstünlük Stratejik Zafer Değildir
7 Ekim sonrası İsrail, Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan geniş bir coğrafyada askeri, istihbari ve teknolojik üstünlüğünü sergiledi. Bu üstünlük özgüven ve cüret de kazandırdı. Ne var ki askeri başarı ile stratejik başarı aynı şey değildir. Bir savaşta üstün gelmek başka, yarının ortamını daha güvenli hale getirmek başkadır.
Hava gücü, uzun menzilli taarruz kapasitesi, ileri istihbarat ve nükleer caydırıcılık, kendisini sürekli yeni düşmanlarla çevreleyen tekinsiz bir güvenlik ortamını tek başına ortadan kaldırmaz. Bazen tam tersini yapar: Geleceğin tehditlerini bugünden üretir. İsrail’in “bir daha asla” travması, kuşatılmışlık hissi ve stratejik derinlik eksikliği herkesten daha iyi bildiği gerçeklerdir. Bu travmaların ürettiği agresif yaklaşım ise yeni düşmanlık tohumları ekme riskini büyütüyor. Türkiye’ye yönelik olası bir saldırı, bu tohumların en tehlikelisini eker: Bölgenin oyun kurucusunu karşısına almak, İsrail’i yalnızlığa ve uzun vadede yok oluşa sürükler.
Türkiye’nin Askeri Olmayan Kozları: Oyun Kurucunun Araçları
Türkiye’nin elindeki gerçek güç, tank ve füze değil. Güvenlik psikolojisini okuyabilme yeteneğidir. İsrail’in varoluşsal korkularını, yalnızlık algısını ve “bir daha asla” refleksini anlamak, onun politikasının sınırlarını daha doğru çizebilmektir. Bu, Gazze’deki vahşeti kabul etmek değildir. Korkunun ürettiği düşmanlıkları askeri üstünlüğün tek başına çözemeyeceğini hatırlatmaktır. Türkiye bu okumayı yapabilen tek bölgesel aktördür.
Tarihi hafıza da vardır. Türkiye, İsrail’i 1949’da tanıyan ilk Müslüman ülkeydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Yahudi sığınmacı tecrübesi, 1933’te Einstein’ın İnönü’ye yazdığı mektup ve Nazi zulmünden kaçan bilim insanlarının Türk üniversitelerine katkısı, düşmanlığın kaçınılmaz olmadığını hatırlatan bir birikim bırakmıştır. Diplomasi yalnızca bugünden ibaret değildir; tarih bazen ittifak kurmak için değil, düşmanlığın zorunlu olmadığını göstermek için kullanılır. Bu hafıza, Türkiye’nin bölgesel meşruiyetinin temel taşlarından biridir.
Jeopolitik zorunluluk daha nettir. Suriye, Doğu Akdeniz, enerji hatları, İran ve vekilleri, Filistin meselesi, PKK kartı ve yeni bölgesel mimari arayışları iki ülkenin alanlarını giderek daha fazla kesiştiriyor. Birbirlerini sevmek zorunda değiller. Ama yok saymaları da mümkün değil. Türkiye’yi Suriye’den dışlamak veya bölgesel denklemden çıkarmaya çalışmak, İsrail için de ABD için de bedelsiz değildir. Türkiye’nin dışlandığı hiçbir güvenlik mimarisi sürdürülebilir olamaz.
Türkiye aynı anda NATO, Arap dünyası, İslam coğrafyası, Türk dünyası ve Afrika ile konuşabilen nadir aktördür. Bu erişim, cephelerin oluşmasını engelleyebilecek bir denge unsuru olma kapasitesi sağlar. NATO’nun 5. maddesinin otomatik işlemesini varsaymak ciddi bir hesap hatası olur; asıl belirleyici olan ABD’nin tutumu, çatışmanın ölçeği ve niteliğidir. Trump’ın “görevde olduğum sürece böyle bir çatışma olmayacak” sözü, hukuki bir taahhütten çok jeopolitik bir hassasiyeti yansıtır. Çünkü Türkiye’yi kaybetmek, Washington için de ağır bir fatura çıkarır.
Filistin meselesindeki meşruiyet de kritik bir kozdur. Türkiye, İsrail’in güvenlik ihtiyacını reddetmeden Filistinlilerin hayat hakkını ve siyasi geleceğini savunabilir. Soruyu “İsrail’in güvenliği mi, Filistin’in güvenliği mi?” diye kurmak yerine, ikisini birbirinin alternatifi olmaktan çıkarma çerçevesi sunabilir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca eleştiren bir ülke olmaktan çıkarıp bölgesel güvenliğin yeniden kurulmasına katkı sunan bir aktör haline getirir.
En önemlisi ise “cephe olmama” kabiliyetidir. Türkiye İran değildir, Hamas değildir, Hizbullah değildir. İsrail’in karşısına eklenecek yeni bir cephe olmak zorunda değildir. Tam tersine, cephelerin büyümesini, derinleşmesini ve birbirine eklemlenmesini engelleyebilecek stratejik bir ağırlık merkezidir. Bölgenin oyun kurucusu olma vasfı tam da burada ortaya çıkar.
Asıl Paradoks: İsrail’in Kendi Tuzağı
İsrail’in Türkiye’ye karşı geliştirdiği tehdit algısı ve hamleler gerçekten güvenliğini artırıyor mu? Yoksa gelecekte baş etmek zorunda kalacağı daha büyük stratejik cepheler mi üretiyor?
Hamas’ın 7 Ekim baskınıyla Türkiye’nin İsrail’e düşman olması aynı şey değildir. Türkiye’nin Hamas’la siyasi ve ticari ilişkileri olmuş olabilir. Ama Hamas’ın askeri kabiliyetinin arkasında yalnızca İran değil, İsrail’in kendi hataları da vardır. Bunu en iyi İsrail bilir. Baskının ürettiği jeopolitik çatırtı; IMEC’in yara alması, İbrahimi Anlaşmaların ivme kaybetmesi, Sünni kamuoyundaki öfkenin İran eksenine alan açması ve yeniden kurulmaya çalışılan Türkiye-İsrail ilişkisinin ağır darbe yemesiyle sonuçlandı. Kim kazandı?
İsrail’in gelecekteki güvenliği açısından asıl ihtiyaç duyduğu şey, Türkiye’yi karşısına almak değil; Türkiye’nin karşısında yer almadığı, hatta katkı sunduğu daha dengeli ve sürdürülebilir bir bölgesel düzeni aramaktır. Çünkü mesele kimin kimi yenebileceği değil; hangi stratejik aklın daha büyük bir savaşı daha başlamadan önleyebileceğidir. Türkiye bu aklın merkezindedir.
Stratejik akıl, düşman sayısını artırmakta değil, tehdit sayısını azaltmakta; cepheleri çoğaltmakta değil, cephelerin oluşmasını engellemekte; savaş kazanmakta değil, savaşı mümkün olmaktan çıkarmakta yatar.
Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolaydır. Yönetmek ise stratejik akıl ister. İsrail’in bugün fark ettiğinden daha fazla Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Çünkü gerçek güç, Ebu Zuhur’u vurabilmek değil; o darbeyi gereksiz kılacak bir düzen kurabilmektir. Güvenlik yalnızca hasmı vurmak değildir. Yarının düşmanlarını bugünden üretmemeyi bilmektir.
İsrail’in olası bir saldırısı ise yalnızca Türkiye’ye değil, kendi bölgesel varlığına karşı işlenmiş bir hata olur. Bölgenin asıl oyun kurucusu Türkiye’dir. Bu gerçeği yok sayan her hesap, İsrail’i yalnızlığa ve uzun vadede yok olmaya mahkûm eder.
Şakir Kurter/TİMETÜRK