Şu sıralar dünya haritasına uzaktan baktığınızda, her köşesinden dumanlar yükselen bir "bunalım çemberi" görürsünüz. Savaşlar, soykırımlar, işgaller ve hemen sınırımızın ötesinde can çekişen bir insanlık... Normal şartlarda, bu coğrafi ve sosyolojik baskının altında herhangi bir toplumun ruhsal olarak havlu atması, kepenkleri indirmesi gerekirdi.
Ama işte tam bu noktada, sosyoloji biliminin kurallarını baştan yazan, her krizi bir şekilde "halleden" o muazzam kitle devreye giriyor: Bizim insanımız.
Gündelik Yaşantı Türk halkının günlük yaşantısı, koruyucu ağı olmayan bir trapez gösterisine benzer. Sabah uyanır, ekonomik verileri görür, ahlaki ve sosyal aşınmalara şahit olur, derin bir yutkunur ve o yutkunmanın içine koskoca bir hayat mücadelesini sığdırır. Bizim buralarda "Buna da şükür" sözü bir teslimiyet değil, bir hayatta kalma algoritmasıdır.
Dünyanın hiçbir yerinde geleceği bu kadar vizyoner bir şekilde programlayıp, aynı anda sadece bir sonraki ayı çıkartabilen başka bir millet bulamazsınız. Bizim insanımız hem bugünün krizini çözer, hem de geleceğe dair inanılmaz bir yedekleme planı yapar.
Maaş yetmez mi? Ek iş devreye girer.
Ev mi taşınacak? Nakliyeciye gerek kalmaz, akrabalar bagajları açar.
Kış mı geliyor? Balkonlar şimdiden menemen konserveleriyle, tarhanalarla birer lojistik üsse dönüştürülür.
İşte bu, devletlerin milyarlarca dolar harcayarak kuramadığı o muazzam aile içi destek ve paylaşım ağıdır. Biz, birbirimizin yedek akçesiyiz.
Politikaya Mizahla Kafa Tutmak Peki, bunca ekonomik dalgalanmaya, sosyal çöküntü riskine karşı akıl sağlığımızı nasıl koruyoruz? Tabii ki o meşhur, genlerimize işlemiş alaycı yaklaşımımızla.
Bizim için politika, televizyondaki kravatlı abilerin gergin nutuklarından ibaret değildir; ertesi gün sosyal medyada ya da kahvehanede patlatılacak bir mizah malzemesidir. En ağır ekonomik krizleri bile caps’lerle, fıkralarla, ince zekalı esprilerle göğüsleyen bir milleti hangi enflasyon oranı alt edebilir? Biz acıyı tatlıya bağlamakta, dertle dalga geçmekte dünya markasıyız. Hoş görmenin sınırlarını zorlar, sinirleneceğimiz şeye güler, sonunda yine bir yolunu bulup hayata tutunuruz.
Korkunun Ecele Faydası Yok, Masada Yerimiz Çok! Gelelim dışarıdaki manzara karşısındaki duruşumuza... Etrafımız yangın yeri. Sınırlarımızın hemen ötesinde insanlık dramları yaşanırken, Türk halkı kendi içinde o sarsılmaz güven hissini yaratmayı başarır. Korkup köşesine çekilmek bizim fıtratımızda yok. Aksine; sokaktaki simitçisinden holding patronuna kadar herkes hem birer cesur girişimci hem de haksızlığa karşı ses çıkaran birer aktivisttir.
Dünya liderleri kınama mesajları yayınlamakla yetinedursun, bu aziz millet haksızlığa, işgale ve soykırıma karşı her zaman "dur" diyen, gerektiğinde yumruğunu masaya vuran, ama en önemlisi tarafları o masaya çağıran kurucu bir iradeye sahiptir. Biz sadece izlemeyiz; müdahil oluruz, yaraları sararız, ekmeğimizi bölüşürüz.
Uzun Lafın Kısası...
Dışarıdan bakanlar bizi anlamakta zorlanabilir. "Bu kadar yükün altında nasıl hâlâ çay içip gülüyorlar?" diye sorabilirler. Cevap basit: Biz fedakarlıkla yoğrulmuş, kriz yönetimiyle büyümüş, mizahı kalkan yapmış bir ulusuz. Tüm eksiklere, garipliklere ve zorluklara rağmen; bu halkın içindeki o yaşama enerjisi, o girişimci ruh ve asil karşı koyuş her türlü takdirin üzerindedir.
Selam olsun, her sabah "Bugün neyi çözeceğiz?" diye uyanıp, dünyayı hayran bırakan o gizli kahramanlara...
Yahya Keleş - TIMETURK