Değerli okurlar;
Bugün dünya, sınırları haritalardan silinmiş devasa bir metropol gibi. Tokyo’daki bir borsa sarsıntısı sabah kahvemizi etkiliyor, New York’taki bir trend birkaç saat içinde İstanbul’un caddelerine iniyor, Paris’teki bir müze dijital ekranlarımızdan odamıza misafir oluyor. Küreselleşme, doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi hiç olmadığı kadar hızlı birbirine entegre etti. Mesafeler kısaldı, ekonomiler kenetlendi, toplumlar ortak bir dijital kültürün parçası haline geldi.
Teoride, her şeyin bu kadar şeffaf, görünür ve anında duyulabilir olduğu bir dünyada; katliamların, işgallerin, soykırımların, darbelerin ve sömürünün barınamaması gerekirdi, değil mi? Canlı yayınlarla takip edilen bir dünyada kötülük, insanlığın ortak vicdan duvarına çarpıp tuzla buz olmalıydı.
Ama öyle olmuyor. Tam aksine, dünyanın bir ucunda insanlar lüks plazalarda yapay zekayı tartışırken, diğer ucunda modern dünyanın gözü önünde yağma, açlık ve vahşet tüm hızıyla devam ediyor. Peki, bunca şey değişmesine rağmen değişmeyen nedir? Neden insanlık bu devasa küresel köyde adaleti sağlayamıyor?
Cevap, küresel kurumların yapısal iflasında ve güç asimetrisinde saklı.
Sosyal bilimciler, bu durumu "aşırı enformasyon ama sıfır sorumluluk" çağı olarak tanımlıyor. Bugün teknoloji şirketlerinin algoritmaları, dünyanın en trajik insanlık dramlarını, bir sonraki eğlenceli kedi videosu ya da lüks tüketim reklamıyla aynı akışın (feed) içine koyuyor. Vahşet, ekranlarımızda kaydırıp geçtiğimiz 15 saniyelik bir "içerik" haline indirgeniyor. Küresel veri akışı vicdanları keskinleştirmek yerine, ne yazık ki insanlığı büyük bir duyarsızlaşma ve "enformasyon obezitesi" ile uyuşturuyor.
Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı sonrasının dengeleriyle kurulan küresel kurumlar (BM, NATO, AB, IMF, Dünya Bankası) artık tamamen işlevini yitirmiş durumda. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarında her yıl insan hakları ihlalleri, açlık sınırları, adaletsiz gelir dağılımları en ince detayına kadar raporlanıyor. Ancak iş eyleme, statükoyu bozmaya geldiğinde, beş ülkenin veto hakkına sıkışmış o köhne yapı kilitleniyor. IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum politikaları, sömürü düzenini ortadan kaldırmak yerine, gelişmekte olan ülkelerin borç sarmallarını derinleştiriyor. UNESCO kültürel mirası koruma bültenleri yayınlarken, kadim şehirler bombalarla dümdüz ediliyor. NATO, güvenlik şemsiyesini sadece seçkin küresel çıkarlar, nadir toprak minarelleri, jeopolitik kutsallar doğrultusunda açıp kapatıyor.
Hükümet politikaları ise küresel değerler veya uluslararası hukuk yerine, bencil ve pragmatik bir "realpolitik" çizgiye çekildi. Ticaret yollarının güvenliği, enerji hatlarının kontrolü ve jeopolitik nüfuz kavgaları, insan hayatının ve uluslararası hukukun fersah fersah önüne geçiyor. Gücü elinde tutanlar için küreselleşme; hukukun, refahın ve adaletin küreselleşmesi değil; sadece pazarın, sömürünün ve finansal hegemonyanın küreselleşmesi anlamına geliyor.
Bunca değişene rağmen değişmeyen tek şey var: Güç istenci ve doymak bilmeyen egemenlik hırsı. Dünyayı birbirine bağlayan o fiber optik kablolar, uydular ve dijital ağlar; medeni batı uygarlığının (!) içindeki o kadim karanlığı, sömürgeci refleksleri yok etmeye yetmedi. Aksine, kötülüğe daha rafine, daha görünmez ve daha meşrulaştırılmış kılıflar sundu.
Bizler her şeyi gören ama hiçbir şeyi değiştiremeyen çaresiz seyirciler olmak istemiyorsak, bu küresel illüzyonun perdesini yırtmak zorundayız. Dünyanın koca bir metropole dönüşmesi bizi zenginleştirmedi; eğer adalet hissimizi küreselleştiremiyorsak, bu teknolojik devrim sadece güçlülerin daha konforlu sömürdüğü, zayıfların ise canlı yayınlarda yardım çığlıklarına sahne olduğu acımasız bir arenadan ibaret kalacaktır.
Yahya Keleş/TIMETÜRK