Kuran-ı Kerim'de Dâvûd'a (a.s) gelen iki davacının durumu haber verilir;
21-22. Davalaşanlara dair bilgi sana ulaştı mı? Bu adamlar mâbedin duvarına tırmanıp Dâvûd'un yanına girmişlerdi. Dâvûd onları görünce telâşlanmıştı. “Korkma” dediler, “Birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz. Aramızda âdil bir hüküm ver; doğruluktan sapma, bize de doğru yolu göster.
23. Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘Onu da bana ver' dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı.
24. Dâvûd şöyle dedi: “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir. Zaten aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki!” Dâvûd (böyle bir temsil ile) kendisini sınadığımızı anladı. Bunun üzerine rabbinden kendisini bağışlamasını dileyerek secdeye kapandı ve bütünüyle O'na yöneldi. (Sad suresi.21-24 ayetlere. Diyanet Meali)
Benim üzerinde yazmayı düşündüğüm kısım 24. Ayette geçen ortaklık konusu.
Davud Aleyhisselam davacı iki kişiyle ilgili hüküm verirken bir olgudan bahsediyor. “Zaten aralarında ortaklık ilişkisi bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki!”. Bu ifadeleri Peygamberin ağzından duyduğumuz için hakikatin bilgisi olarak kabul ediyoruz.
Ortakların çoğu (çok azı müstesna) birbirlerine haksızlık ettiğine göre bu durumdan yani ortaklıktan kaçınmak daha mı doğru sorusu da üzerinde düşünülmesi gereken bir husus?
Diğer bir husus ayette geçen doksan dokuz koyunu olan kişinin bir koyunu olanın koyununa göz dikmesi. Yani Tekelci zihniyet. Hissesi az olan ortağa yönetimde söz hakkı verilmemesi, hissesinin ele geçirilerek ortaklıktan çıkarılma eğilimlerini birçok şirkette gözlemliyoruz.
Hele ki dost ve akraba ile yapılan ortaklıklar daha sıkıntılı. “Dost (akraba) ile ye, iç, alışveriş etme” atasözü bırakın ortaklığı alışverişte bile uzak durulmasını öğütlüyor. (Ayette geçen davacıların kardeş olduğunu hatırlayalım)
Hakikat şudur ki mesele ticari ortaklık yapmakta değil, iman edip dünya ve ahiret için yararlı iş yapanların (Salih kimseler) dışındaki kimselerin ortaklık yapması. Sıkıntı bu kişilerde. Ortaklık hukukunu bilmeyen ve buna riayet edemeyecek olanların ortaklıktan sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır.
Yukarıdaki ayet vesilesiyle uzun yıllar ticaret erbabıyla hemhal olmuş ve onları gözlemleme imkânı bulmuş biri olarak ortaklıklarda yapılan yanlışları, yapılamayan doğruları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu konu burada bir yazıda geçiştirilemeyecek derinlikte ancak ana hususları özetleyerek yazmaya gayret edeceğim.
ORTAKLIKLARDA YAPILAN YAYGIN YANLIŞLAR;
Kiminle ortaklık yapılacağı konusunda iyi araştırma yapılmaması: Aslında bu konu ortaklığın en baş meselesidir. Evlilik gibidir. Kiminle birlikte ticari hayat yaşayacağının kararı verilmektedir. Bu kişinin doğru seçimi ya da doğru kişinin seçimi ortaklığın sağlıklı, kârlı ve uzun ömürlü olmasını belirler. Burada kritik nokta sizin hak ve hukukunuzu gözetecek Hz. Davud'un (a.s.) bahsettiği o az guruptan kişileri bulmanızdır. Ayrıca ticarette başarılı olmak için bu kişilerin iyi bir tüccar ve işin ehli olmaları da gerekir. İyi kazanan ve iş bilen tüccarlar da zaten kendileri gibi ortaklar ararlar.
Yazılı ortaklık sözleşmelerinin (Ortaklık Anayasası) bulunmaması: Ortaklar genellikle sözlü olarak belli prensipler üzerinden anlaşırlar ve detayları pek konuşmazlar. Şirket ana sözleşmesi, mevcut kanun ve düzenlemeler yeterli değil mi peki! İhtilafa neden olan hususlar genellikle buralarda yer almayan kısımlardan doğmaktadır. Şirketin büyümesi için şube açılıp açılmayacağı kanunların değil ortakların vermesi gereken bir karardır ve her ortak aynı düşüncede değildir.
Aile fertlerinin şirket içindeki konumlarının net olarak belirlenmemesi: Birçok ortaklıkta ortakların eş ve çocuklarının şirketlerde hangi hal ve şartlarda görev alacağı yetki ve sorumluluklarının ne olacağı konusunda bir netlik yoktur. Bu durum yaygın şekilde hem ortaklar arasında ihtilafa hem de aile içinde nesil çatışmasına yol açmaktadır.
Ortaklığın sınırlarının net olarak belirlenmemesi: Ortaklığın hangi işi, bölgeyi, konuyu ve süreyi kapsadığı konusunda net bir tanımın olmaması. Ortaklar mevcut ortaklıktan bağımsız kendi ya da aile fertleri üzerinden yeni iş veya ortaklıklara girebilecek midir? Bu işlerin diğer ortak/ortaklar tarafından arkadan iş çevirme, mal kaçırma ya da ortaklığı sona erdirme hamlesi olarak algılanmaması için tedbirler alınmış mıdır?
Şirketin büyüme-genişleme stratejisinin net olmaması: Tüm ortaklıklar daha fazla kazanmak için yapılmaktadır. Bunun neticesi de şirketin büyümesidir. Ancak ortaklar şirketin büyüme modeli üzerinde baştan genellikle konuşmazlar. Çoğunlukla büyürken karar verilir. Ancak ortakların bazıları agresif bazılar kontrollü büyümeden yanadır. Bazıları gazı bazıları freni sever. Böylesi durumlarda genellikle büyümek isteyen ortak diğerini ayak bağı görerek ayrılmak ister. Ayrıca büyümenin organik mi, dış kaynaklı mı olacağı, kredi kullanılıp kullanılmayacağı hep nitelikli ayrışma noktalarıdır.
Ortaklığı sona erdirme veya ayrılma hususların baştan netleştirilmemesi: Hiçbir ortaklık ebediyen sürmez. Sonlandırma veya ayrılma kaçınılmazdır. Böylesi durumlar için ortaklıklarda sona erdirme ve ayrılma stratejisinin baştan netleştirilmesi gerekir. Ortaklığı bitirmek ve ayrılma işin sonu değildir. Aynı kişiler bir başka iş ya da yerde yeniden ortaklık kurabilecek hukuku koruyabilmelidirler. Bunun için de düzgün ayrılmak gerek. Ayrılmaların çoğunun sorunlu olduğunu ve mahkemeye taşındığını görüyoruz.
Ortaklıkta yetki ve sorumlulukların net olmaması: Hukukumuz şirketlerin karar alma, yönetim ve denetim gibi konularını yazılı hale getirmiş ve netleştirmiştir. Ancak mesele fiili yönetimin, karar almanın, denetimin ortaklar arasında nasıl yapılacağının netleştirilmesi. Bazı şirketlerde lider ortak vardır son noktayı o kayar. Bazılarında eşit karar hakkı vardır. Ancak zaman geçtikçe karar alma ve yönetme süreçlerinde bazı ortaklar ön plana çıkmakta diğer ortağı devre dışı bırakabilmektedir. Şirketi ben yönetiyorum, ben kazandırıyorum, ben büyütüyorum duygusu hâkim olmaya başlayınca “kendine hak görme” duygusu da ortaya çıkmaktadır. Bu da diğer ortaklarca hoş karşılanmaz.
İşler iyi gitmez ve zarar edilirse nasıl bir strateji izleneceğinin belirlenmemesi: Genellikle bu konu ortaklar arasında hiç konuşulmaz. Konuşmak istersen “Ağzını hayra aç biz kazanmak için ortak oluyoruz, kötü şeyler düşünme” gibi ifadelerle konu kapatılabilir. Halbuki her şirketin büyümesi para kazanması gibi, küçülmesi ya da zarar etmesi de mümkündür. İnsanlar kötüyü pek düşünmek istemezler ve bunun üzerinden de plan ve strateji geliştirmezler. Başlarına geldiğinde düşünürler ve o zaman da ihtilaf yüksek ihtimaldir. Mesela şirket zarar ederken sermaye konulup konulmayacağı, kredi çelip çekilemeyeceği ya da zarara ne kadar süre katlanılabileceği hep tartışma konularından olmuştur. Ortağın biri zararın neresinden dönülürse kardır anlayışıyla hemen ayrılma taraftarı olurken diğeri sonuna kadar mücadele etmeyi tercih edebilir.
Kârın hesaplanması ve dağıtım ilkelerinin belirlenmemesi: Şirketlerin gelir tablolarındaki kârlar çoğu zaman gerçeği yansıtmaz. Gerçek kâr patronlar tarafından kendi usullerince hesaplanır ve dağıtılır. Burada hesaplama metodunun ne olacağı, oluşan kârın ya da zararın ortaklar tarafından nasıl dağıtılacağı en başta karara bağlanması gerekir. Ortağın biri tüm kârı şirkete sermaye olarak koyalım büyüyelim isterken, diğer ortak oluşan kârı almak ve kullanmak ister. Kâr dağıtım modeli yukarıda bahsettiğimiz büyüme stratejisinde de önemli bir araçtır.
Sağlıklı bir ortaklık hakkaniyet, güven, adalet, emniyet ve ehliyet üzerine kurulur. Bunlar varsa ortaklık bereketli olur. Bunlara sahip olmayan ortaklıklar dağılmaya mahkumdur.
Dr. Yüksel KELEŞ/TİMETÜRK