İnsan tanınmadan, insanlığın ihlâl ettikleri haklar bilinmeden hidayet görevimizi yapamayız.
Eşsiz bir hayat kitabı Kur'an-ı Kerim; iman, amel, ahlak kılavuzumuzdur.
- İbadet niyetiyle Kur'an okuyup sevabını ölüye bağışlamak caizdir diyenlere göre de bunu, ölünün yakınları bir kişiye para vererek yaptırmayacaklar, kendileri okuyacaklar; çünkü para karşılığında okumak ibadet olmaz, ibadet olmayanda sevap olmaz, sevap yoksa ne bağışlanacak! 2. Ölüye sevabı bağışlanacak nice ameller var: Namaz, oruç, hac, fukaraya yardım, hayır için yapılacak tesisler… Niçin bunlara ağırlık verilmiyor da yalnızca Kur'an okumaktan söz ediliyor. 3. Meselenin daha vahim bir tarafı var: Ne yazık ki, ülkemizde yaşayan Müslümanların çoğu din cahili ve uygulama kusurludur. Çoğunluğun din ile yüz yüze geldikleri kandiller, dini bayramlar ve cenaze gibi birkaç vesile var. Cenaze hemen herkesin başına geliyor; burada olan, “Kur'an'ın ölüye okunmak için gönderilmiş bir kitap olduğu” algısıdır. Görüyorlar ki, Kur'an mezarlarda okunuyor, bir iki sure bilenler onları okuyorlar, başlarında takkeler, ellerinde Mushaflarla ortalıkta dolaşan ve ücret karşılığında okuma satan “tâcirler” mezarlıkta cirit atıyorlar.
Eşsiz bir hayat kitabı; iman, amel, ahlak kılavuzu olan bir kitaba böylesine kıymayalım. Tarih boyunca bütün insanların hem en çok ihtiyaç duydukları hem de en çok ihlal ettikleri haklar şu beş konuda olmuştur:
- Can güvenliği, 2. mal/geçim güvenliği, 3. hukuk güvenliği, 4. onur güvenliği, 5. özgürlük güvenliği. Güvenliğin birinci şartı adalettir. Adaletin olmadığı yerde keyfilik, keyfiliğin olduğu yerde hak ihlalleri, baskı ve zulme açık bir ortam vardır. İslam dünyasında asırlardır hayat/can, geçim, hukuk, onur, özgürlük gibi hakların ihlal edilmesinin asıl sebebi bireyler, toplum kesimleri ve devlet-toplum arasında keyfilik, adaletsizlik ve kural tanımazlığın olağanlaşmış olmasıdır. Uygulamada son derece dar bir alana hapsedilmiş olsa da fıkıh geleneğimizdeki “farz-ı kifâye” ilkesine göre, aslında herkes herkesin canından, sağlığından, geçiminden, hukukundan, özgürlüğünden, onur ve haysiyetinden sorumludur. Çünkü değerli olan, sırf benim haklarım ve özgürlüğüm değil, mutlak olarak hak ve özgürlüktür. Bu hak ve özgürlüklerin saygınlığı dinden değil, Kur'an'ın tabiriyle (30 Rûm 30) “fıtratullah”tan, yani Allah'ın insanı onlarla donatarak yaratmış olmasından gelir. Bu yaklaşım maslahat fıkhındandır. Maslahat fıkhı şunları gözetir:
Toplumun zaruret ve ihtiyaçlarını, kolaylaştırmayı, zorlukları kaldırmayı, kamu menfaatini.
Toplum için verilen fetvanın kolaylaştırıcı ve uygulanabilir olması, maslahat ilkesinin bir sonucudur. Ancak âlimin kendine karşı daha zor olan yolu seçmesi kişisel takva ile ilgilidir. Topluma yüklememesi ise rahmet ve kolaylık ilkesidir. Evet, “Âlimin kendine takvayla, topluma fetvayla muamele etmesi” ifadesi, doğrudan maslahat fıkhının bir uygulamasıdır. Hem usül açısından hem de sahabe ve erken dönem âlimlerinin pratiği açısından doğru bir kaidedir. Dini anlatırken insanlara yük olmayacak, hayatlarını gereksiz yere zorlaştırmayacak bir yöntem izlemenin önemi hem Kur'ân-ı Kerim hem Sünnet hem de ilim geleneği tarafından vurgulanmış temel bir prensiptir.
Dini hikmetle, anlayışla ve kolaylaştırıcı bir tarzda anlatmak ulemanın ahlaki ve manevi bir sorumluluğu sayılır. İslâm'ın temel amacı insanlara rahmet olmaktır. Peygamber Efendimizin: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, Müslim) buyruğu, İslâm'ın ruhunu özetler. Bu ilkeye uygun hareket etmek:
Dini Allah'ın istediği şekilde sunmak, İnsanı İslam'a yaklaştırmak, Merhameti merkeze almak demektir. İnsan doğası (fıtrat) kolay olanı sever, aşırılıklardan uzak durur. Din, insanın fıtratına uygun olarak gönderilmiştir. Eğer anlatan kişi dini gereksiz yere ağırlaştırırsa: Dini yaşama isteği zayıflar, insanlarda baskı ve korku oluşur, Din, olması gereken doğal ve huzur veren hâlinden uzaklaşır.
İbadetler, kişiye yük olmak için değil, ona huzur ve disiplin vermek içindir. Eğer din ağırlaştırılarak anlatılırsa, ibadetin ruhu kaybolur ve şekilcilik başlar. Dini kolaylaştırarak anlatmak hem Allah'ın hem Peygamber'in hem de ulemanın üzerinde durduğu bir vazifedir. Bu, dini hafife almak değil; onu olması gerektiği gibi hikmetle ve merhametle sunmaktır. Âlim, öğrettiği ilimle insanları karanlıktan aydınlığa taşıyan, insanları yormayan, zorlaştırmayan, doğruya nezaketle yönlendiren bir rehberdir. Âlimler yeryüzünün kandilleridir. Karanlıkta olanları aydınlatırlar. Hiç kimseyi karanlıktan karanlığa göndermezler. Âlim, sadece bilgi aktaran biri değil; ışık saçan, yön veren, ön açan kişidir.
Seni Allah'tan uzaklaştıran her adım, seni hem dünyada savrulmuş hem de ahirette kayıpta bırakır. Kimliğini elinden alanlar, sadece bugünü değil, istikametini de çalar. O yüzden insanımıza (ailelere, gençlere) şunu açıkça söylemeliyiz: Sen değersiz değilsin. Sen kimliksiz hiç değilsin. Senin bir Rabbin var. Bir ailen var. Bir geçmişin, bir yönün ve bir duruşun var. Huzur; inkârda değil, hakikattedir. Huzur; kopuşta değil, sadakattedir. Huzur; savrulmakta değil, sağlam durmakta bulunur. Ve son söz: Sana kim olduğunu unutturmak isteyen herkese karşı uyanık ol. Kimliğini elinden almak isteyenlere şunu söylemekten korkma: “Ben beni ben yapan değerlerle geliyorum.” Çünkü sen başkalarının projesi değilsin. Sen Allah'ın emanetisin.
Yaşar Değirmenci \ Timeturk