Değerli Okurlarım, bugün sizlerle biraz “jeo-politik stratejimiz üzerine bir projeksiyon” geliştirelim istedim. Böylelikle şimdiye ve geleceğe dair öngörülerimizi paylaşmış oluruz.
Hükümet politikalarının üstünde, yerel ve küresel fay hatlarının hareketlendiği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla bu makalede siyasi bir angajmandan ziyade bir aktör olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika enstrümanlarını nasıl daha efektif kullanabileceğine dair kafa yoracak, mütevazı tespit ve tekliflerde bulunacağız.
Dünya, küresel güç merkezlerinin yer değiştirdiği, ittifakların akışkanlaştığı ve gri alan savaşlarının tırmandığı tarihsel bir dönemeçten geçiyor. Bugün Türkiye; Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Libya’dan Somali’ye, Suriye’den Mavi Vatan’a uzanan devasa bir coğrafyada sadece oyun kurucu değil, aynı zamanda düzen kurucu bir aktör olarak bayrak gösteriyor.
Son dönemde EFES Tatbikatına Libya ve Suriye unsurlarının tarihi katılımı, Mogadişu limanlarındaki donanma varlığımız, Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan ekseninde filizlenen stratejik pakt ve Turan kurucu iradesiyle şekillenen Türk Devletleri Teşkilatı, Ankara’nın küresel bir "jeopolitik avaraj" yakaladığını gösteriyor. Ancak bu yükseliş, hegemonyasını kaybetmek istemeyen Batı blokunda ciddi bir alarm ziline neden oluyor.
Önümüzdeki dönemde İslam dünyası ve lokomotif güç Türkiye’ye karşı kurulması muhtemel askeri, hukuki, siyasi ve ekonomik kuşatmalara karşı uyanık olmak zorundayız. Peki, bu asimetrik tehdit dalgasına karşı iç ve dış dinamiklerimizi nasıl harekete geçirmeli, hangi tedbirleri almalıyız?
- Ekonomik Savunma Hattı: Finansal Egemenlik ve Ticaret Koridorları Batı’nın en rafine silahı, yaptırımlar ve finansal spekülasyonlar üzerinden kurgulanan ekonomik kuşatmalardır.
Milli Para ve Takas Sistemleri: Batı dışı blok (Türk Dünyası, Körfez ve Pakistan) ile ticaretin milli paralarla yapılması, SWIFT sistemine alternatif yerli/bölgesel finansal mesajlaşma ağlarının entegre edilmesi kritik bir zorunluluktur.
Lojistik ve Tedarik Güvenliği: Hazar geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru ve Basra’dan Türkiye’ye uzanan Kalkınma Yolu gibi projeler, Batı’nın deniz ticaretini ve tedarik zincirlerini manipüle etme gücünü kıracaktır.
- Bürokratik ve Hukuki Tahkimat: "Asimetrik Savaş" Mevzuatı Uluslararası hukuk, Batı tarafından birer silaha (lawfare) dönüştürülmektedir. Mavi Vatan ve KKTC haklarımıza karşı yapılacak hukuki taarruzlara hazırlıklı olunmalıdır.
Jeostratejik Düşünce Ofisleri: Bürokrasi, klasik evrak döngüsünden çıkarılarak "proaktif kriz yönetimi" refleksine kavuşturulmalıdır. Dışişleri, Savunma ve Ticaret bakanlıkları arasında anlık istihbarat ve aksiyon üretecek hibrit kurullar kurulmalıdır.
Alternatif Hukuk Blokları: Deniz yetki alanları ve sınır güvenliği gibi konularda, müttefik ülkelerle ortak hukuki zeminler ve tahkim mekanizmaları inşa edilerek Batı merkezli mahkemelerin tekeli kırılmalıdır.
- Askeri ve Teknolojik Caydırıcılık: "Müşterek Doktrin" Dönemi Türkiye, sınır ötesinde 70 bini aşkın personeliyle asimetrik bir askeri varlığa sahip. Batı’nın doğrudan ya da vekiller (proksiler) üzerinden kuracağı askeri baskıyı göğüslemenin yolu derin askeri entegrasyondan geçiyor.
Savunma Sanayii Entegrasyonu: Pakistan’ın nükleer ve füze teknolojisi tecrübesi, Körfez’in finansal gücü ve Türkiye’nin RHA/SİHA, yapay zekâ, TAYFUN ve SOM füzeleri gibi yerli mühimmat üretim kapasitesi birleştirilerek ortak bir "İslam Dünyası Savunma Fonu ve Sanayii" kurulmalıdır.
Müşterek Bölgesel Komutanlıklar: Somali’deki TURKSOM, Libya ve Katar’daki askeri üsler; İran, Mısır ve Suudi Arabistan gibi bölgesel devlerin de katılımıyla ortak barış gücü ve istikrar merkezlerine dönüştürülmelidir.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) "Kınama Ofisi" Olmaktan Çıkarmak
Bugün İslam dünyasının en büyük yapısal sorunu, üye ülkelerin çokluğuna rağmen kurumsal bir "aksiyon refleksinin" olmamasıdır. İİT, Batı’nın kuşatma hamlelerine karşı sadece "kınama" yayınlayan bürokratik bir yapıdan, proaktif bir jeopolitik kalkan haline dönüştürülmelidir. Bunun için Türkiye’nin öncülük etmesi gereken somut adımlar şunlardır:
- "Güvenlik Konseyi" Reformu: Tıpkı Birleşmiş Milletler’de olduğu gibi, İİT bünyesinde de hızlı karar alabilen, coğrafi ve stratejik ağırlığı olan ülkelerden (Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, Endonezya vb.) müteşekkil bir "İslam Güvenlik Konseyi" kurulmalıdır. Karar alma mekanizmasındaki oy birliği şartı, kritik güvenlik maddelerinde oy çokluğuna tahvil edilmelidir.
- Yaptırım ve Mütekabiliyet Mekanizması: Batı blokunun herhangi bir İslam ülkesine (örneğin Mavi Vatan’da Türkiye’ye veya siber alanda bir diğer üyeye) hukuksuz müdahalesi durumunda, İİT üyesi ülkelerin topluca uygulayacağı ekonomik, siyasi ve lojistik (hava sahası kapatma, liman ambargosu gibi) mütekabiliyet mevzuatı hazır tutulmalıdır.
İran Denklemi — "Mezhepsel Jeopolitikten Coğrafi Gerçekliğe"
İran’ı dışarıda bırakarak kurulacak bir bölgesel pakt, Batı’nın "böl ve yönet" siyasetine açık kapı bırakmak demektir. Ancak Tahran’ın bölgedeki komşularında kümelenmiş abd ve nato üsleri ile İsrail ortak bir bölgesel tehdit üretmektedir. İran’ı bu büyük paktın içerisine çekmenin yolu, onu ideolojik değil, ortak tehdit ve ekonomik bağımlılık üzerinden rasyonalize etmektir.
· "Kuşatılmışlık" Ortak Paydası: İran, Batı’nın asimetrik yaptırımlarına ve izolasyon politikalarına en uzun süre maruz kalan ülkedir. Batı’nın topyekûn bir kuşatma planında hedef tahtasında kendisinin de olduğunu bilen Tahran’a; Türkiye, Pakistan ve Körfez bloku üzerinden güvenli bir "nefes borusu" ve stratejik güvence sunulmalıdır.
· Ekonomik ve Lojistik Bağımlılık Zinciri: İran, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (Turan) Orta Asya coğrafyası ile Körfez/Güney Asya (Pakistan-Hindistan hattı) arasında bir köprüdür. Kalkınma Yolu ve Orta Koridor projelerine İran’ın lojistik olarak eklemlenmesi, Tahran’ı paktı sabote eden bir aktör olmaktan çıkarıp, onun ekonomik hamisi konumuna getirecektir.
· Savunma ve Güvenlik Mekaniği: Irak ve Suriye’deki vekil güçler (proksiler) üzerinden yaşanan gerilimler, Türkiye-İran-Suriye-Irak arasında kurulacak "Bölgesel Sınır ve Terörle Mücadele Paktı" ile kurumsallaştırılmalıdır. İran’a, bölgedeki Şii nüfusu koruma refleksinin Batı kuşatmasını yarmaktan geçmediği, aksine bölge içi bir savaşın nihai kazananının Batı olacağı gerçeği, Ankara ve İslamabad’ın diplomatik ağırlığıyla dikte edilmelidir.
- Toplumsal ve Siyasi Dinamikler: "İç Cephe"nin Tahkimi Dışarıdaki kuşatma, ancak içerideki zafiyetlerden beslenir. Toplumsal dayanıklılık (resilience) en büyük kalkanımızdır.
İç Cephe Stratejisi: Etnik, mezhepsel ve siyasi dezenformasyon kampanyalarına karşı toplumsal bilincin artırılması şarttır. Siber vatanın korunması ve dijital dezenformasyonla mücadele, en az sınır güvenliği kadar hayatidir.
Ortak Kültürel Anlatı: Türk-İslam coğrafyasındaki genç nüfusa, Batı hayranlığı yerine "Yeniden Asya" ve "Turan" vizyonunu aşılayacak ortak medya, eğitim ve akademi ağları (ortak üniversiteler, medya platformları) kurulmalıdır.
Sonuç olarak;
Batı dünyası artık küresel nizamın tek hâkimi değil, gerileyen bir güç merkezidir. Türkiye’nin Somali’den Kafkasya’ya uzanan stratejik hattı, bu gerilemeyi dengeleyen en güçlü bölgesel mimaridir. Karşı karşıya kalacağımız kuşatmalar, bizim zayıflığımızdan değil, aksine Batı’nın çaresizliğinden kaynaklanacaktır. İç dinamiklerimizi kenetleyip, dış dinamiklerimizi akılcı bir pakt siyasetiyle yönettiğimiz müddetçe, önümüzdeki yüzyıl sadece Türkiye’nin değil, onun etrafında kenetlenen mazlum coğrafyaların zafer yüzyılı olacaktır.
Yahya Keleş/ TIMETÜRK