Yusuf’u kör kuyuya atan kim?
16 Yıl Önce Güncellendi
2011-10-12 13:08:00
Geride bıraktığımız çeyrek yüzyılda soğuk savaşın ayrıştırdığı coğrafyanın insanlarının küresel kapitalist dünya düzenine eklemlenmeleri noktasında edinilen başarılı deneyimler, bir toplum mühendisliği aygıtı olarak medyanın batılı politika yapımcılarının arzuları doğrultusunda geniş halk kitlelerinin yönlendirilmesinde ve taleplerinin oluşturulmasında ne ölçüde önemli katkı sağladığını göstermiştir.
İslam coğrafyasında aylardır süren ayaklanmalar da benzer bir şekilde küresel ve ulusal çapta informasyonel bir kuşatma ile karşı karşıyadır. Küresel ve ulusal medyayı elinde bulunduranlar hadiselere kendi merceklerinden bakmamızı istemekte, küresel kapitalist sistemi ve onun İslam coğrafyasında son yüzyılda oluşturduğu jeopolitiği kökten değişime uğratacak bir kanaatin Müslüman halklarda oluşmasından özenle kaçınan bir yığın tahliller sunmaktadırlar.
Bir kere bu ayaklanmaların “Arap Baharı” olarak adlandırılması bile böyle bir yönlendirmenin ürünüdür. Zira bu topraklar hicretten kısa bir süre sonra Amr b. As ve onun yeğeni olan Ukbe b. Nafi gibi -Atlas Okyanusu kıyılarına dayandığında “Ya Rabbi! Eğer önüme çıkan şu deniz olmasaydı, (şu deryanın ötesinde bir kara parçasının olduğunu ve orada insanların yaşadığını bilseydim)senin mesajını ulaştırmak için atımı okyanusa mahmuzlardım” diyen yiğit Müslüman fatihler elinde İslam topraklarına kazandırılmış ve bu coğrafyanın insanları bir gün dahi eski yaşamlarına öykünmeksizin 1300 yıl boyunca İslam’dan razı olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Bölge insanının gerçek kimliğini oluşturan İslam faktörünü görmezden gelerek indirgemeci bir yaklaşımla, doğrudan onların etnik kimlikleri ve neredeyse kan grupları üzerinden tanımlanması ayaklanmaların, büyük ölçüde ABD’nin şekillendirdiği jeopolitiği kökten sarsıcı ve bölgenin jeo-ekonomik ve stratejik avantajlarının İslam ümmetini yeniden tarih sahnesine önemli bir güç olarak çıkartacak “tehlikeli” süreçlere doğru evrilmemesi için manipüle etme çabasından ibarettir.
İslam coğrafyasının kalbindeki ayaklanmaları her seferinde, baskı altına alınmış halkların demokrasi talebi ile ilişkilendiren medya tahrir meydanını hınca hınç dolduran Müslüman halkın “nutalibu bitahkimi şeriatillah” “Allah’ın şeriatıyla yönetilmek istiyoruz” haykırışına neden haber değeri taşıyan bir gelişme olarak bakmadı?
Ayaklanmaların sadece açlık ve yoksullukla ilgili olduğunu, Ortadoğu halklarının ülkelerinin sahip olduğu zenginliklerden yeterince pay alamadıkları için ayaklandıklarını dolayısıyla bunun bir sınıf çatışması olduğunu söyleyenler geçen gün çarşafıyla üniversiteye alınmayan bir öğrenci için binlerce Tunuslunun sokağa çıktığını görmediler mi?
Aylardır en şen’i katliamlara maruz kalmasına rağmen uluslar arası müdahaleye ısrarla karşı çıkan Yemen ve Suriye halkının, askeri müdahalesini istemediği ulusların sistemlerini, değerlerini ve rejimlerini istediğini söyleyen bu medya manipülasyonuna inanalım mı?
Cuma günlerini “Allah bizimle”, “Allah’dan başkasına boyun eğmeyeceğiz”, “Zafer müjdeleri”, “Sabır ve sebat”, “Ölüme evet, zillete hayır”, “Şam ve Yemenimiz için Zafer” ve en son olarak “Ey Allah’ımız, senden
başka kimsemiz yok” şeklinde doğrudan İslami şiarlardan beslenerek cumalarını isimlendiren, sloganlarını oluşturan ve bir kere olsun “Demokrasi istiyoruz” şeklinde meydanlara çıkmamış olan bu halkların ne istediğini biz, kendisini batılı uygarlık ailesine ait hisseden ve bizlere hadiselere kendi merceklerinden bakmamızı salık verenlerden öğrenmeyeceğiz.
İşte İskenderiye… Bir kadir gecesi... Teravih namazı… Neredeyse bütün şehir kulluğa duruyor… (http://www.youtube.com/watch?v=oMIuC_z11hU&feature=player_embedded)
Gerçekte bu halklar ne istemektedir? Bu bölge nasıl bir geleceğe gebedir? Batılı bir tarihçi olan Niall Ferguson’nun Telegraph tv’ye verdiği röportaj bunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Ferguson gelecek on yılda Çin’in büyük bir ekonomik güç olacağını ve AB’nin dağılacağını söylüyor. Bütün bunlardan da önemli olanın 2021 yılında bizleri nasıl bir Ortadoğu’nun beklediği sorusu olduğunu dile getiren Ferguson bu soruyu “Gelecek on yıl içinde bu bölgede ideolojik ve kökten dinci İslami düşünceyi diriltmek isteyen İslami bir Hilafet devletine komşu olmak durumunda kalabiliriz, üstelik bu devlet bir bölge ile sınırlı kalmaz bütün Ortadoğu’yu içine alır” şeklinde cevaplamaktadır. (http://www.youtube.com/watch?v=7jAv1iQ7SoQ)
Bundan dolayı Amerika -Türkiye’nin de eş başkan olarak katıldığı- söz konusu ayaklanmaları, bölgede İslami bir rejimin kurulması doğrultusunda yönlendirme çabalarının önünü almak amacıyla “Küresel Terörizmle Mücadele Formu olarak adlandırdığı yeni bir güvenlik konsepti oluşturdu. (http://www.haberturk.com/terorle-mucadelede-turkiye-ve-abd-esbaskan)
Mısırda olayların patlak verdiği sırada ülkesine bir ziyaret gerçekleştiren Alman başbakanı Merkel ile yaptığı ortak basın toplantısında İsrail başbakanı Netanyahu “Böyle bir kaos ortamında, örgütlü bir İslamcı grubun devleti ele geçirebileceğini söylüyor. Gerek Tunus gerekse Mısır’daki gösterilerde aktörlerin aşırı İslamcı gruplar olmadığını, ancak sürecin aşırılık yanlısı gruplar tarafından sömürülebileceğini kaydeden İsrail Başbakanı, gelişmeleri çok yakından takip ettiğini, her yarım saatte bir brifing aldığını ifade etti. (http://www.dw-world.de/dw/article/0,,14807427,00.html)
Bir başka ilginç haber de ayaklanmalar Mısır’a sıçradığında İsrail Genel Kurmay Başkanı Aşkenazi’nin İsrail ordusuna “Birden çok cephede savaşa hazır olun” talimatı vermesiydi. (http://www.milliyet.com.tr/israil-savas-alarmina-geciyor/default.htm) Ayrıca bir İsrailli üst düzey yetkilinin Mubarek’ten sonra Mısır için en uygun senaryonun Mısır ordusunun yönetime el koyması olacağını dillendirmesi de İsrail açısından gelişmelerin ne ölçüde kaygı verici olarak algılandığını göstermektedir.
Herhalde İsrail gibi bütün dış politikasını güvenlik üzerine oturtmuş olan bir devleti her yarım saatte bir brifing almak durumunda bırakan ve birden çok cephede savaşa hazırlıklı olma alarmı verdiren söz konusu halkların batılı anlamda demokrasi talep ediyor olmaları değildi.
Kadim bir söz bu durumu çok güzel açıklar. “Bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir” Dolayısıyla böyle bir şeyin ihtimalinden dahi söz etmek kendi bindiği dalı kesmek olacağı için bu ayaklanmalara getirilen tanım, ayaklanmaların sunuş biçimi ve halkların talepleri başından beri, olduğu gibi değil olması istendiği gibi merceğimize verilmektedir.
Sonuç olarak İslam ümmetinin insanlıkta kardeşleri olan sömürgeci halklar, onun ideal yaşama standartları noktasında ortaya koyduğu başarısını kıskanarak tıpkı Yusuf’u kıskanan kardeşlerinin onu kör kuyuya attıkları gibi bu yüzyılın başında Osmanlı Devletini dünya siyasi sahnesinden el çektirerek onu yokluğa mahkum ettiler. Bunu yaparken onun coğrafyasındaki zenginliklerle, hammadde ile mutlu müreffeh bir hayat yaşayacaklarını zannediyorlardı. Yusuf’un kardeşlerinin yaptığı gibi senaryoyu da iyi yazmışlardı. Kardeşlerini “oyuna” götüreceklerdi. Onu kör kuyuya atınca babalarına söyleyecekleri yalanlarını (olay
analizi) da hazırlamışlardı. İşte bugünlerde tarihin yeniden tekerrür ettiğine ümmet olarak “oyuna getirildiğimize ” tanıklık ediyoruz. Lakin biz her ne zaman oyuna getirildiğimizi anlasak ve kör kuyudan çıkmak için tırnağımızla kazısak birileri ümmetimizin bu çabasını tekrar kör kuyuya iteleyecek, onu tekrar yokluğa mahkum edecek biçimde medyatik manipülasyonlar yapmaktadır.
Her ne olursa olsun aydınlanmanın ürettiği değerler Hz. Yusuf (a.s.) zamanında Mısır’ın yaşadığı kuraklığı insanlığa yaşatıyor. Ve bu yüzyılın başında İslam’ı tarih sahnesinden iteleyerek gezegenimize kuraklığı yaşatanlar Yakup (a.s.)’ın öteki oğullarının karınlarını doyuracak bir miktar buğday temin etmek için Mısır’a gittikleri ve orada kör kuyuya attıkları Yusuf’a el açmak durumda kaldıkları gibi bir gün İslam’a el açacaklardır.
Ayrıca ümitsizliğe kapılmaması için ümmetimize de şu çarpıcı gerçeği hatırlatmak isterim. Yusuf (a.s.) kök kuyunun zifiri karanlığında Rabbisinin kendisini Mısır’a sultan yapacak eşsiz ve benzersiz plan hazırladığından habersizdi. “Allah plan yapanların en hayırlısıdır.”
Burada Kuranın sunduğu çarpıcı sahne şudur. Kardeşleri Yusuf’la karşılaşınca “Sen, sen Yusuf musun?” dediler. O da “Evet, ben Yusuf'um, bu da kardeşim” dedi. “Doğrusu Allah, bizi, lütfüyle nimetlendirdi. Gerçekten de kim Allah'dan korkar ve sabrederse, Allah, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükafatını zayi etmez. (Yusuf. 90)
www.twitter.com/abdurrahimsen
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
SON VİDEO HABER
Haber Ara
Yorum Yap