Şu anda ABD başkanı Obaman’ın baş danışmanlığını yapmakta olan Amerikan Ulusal Strateji Dairesi Başkanı Zbigniew Brzezinski 98’de yayınlanan “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında 21. yüzyılın süper gücünün kim olacağı sorusuna cevap arıyordu. Ona göre Avrasya’ya hakim olan dünyaya hakim olacak ve 21. yüzyılın süper gücü olacaktı. Çünkü Avrasya dünya nüfusunun ve dünya enerji kaynaklarının % 75’ni barındıran jeostratejik avantajlar sunan bir coğrafyaydı. Brzezinski, hali hazırda Avrasya’ya hakim olma, dolayısıyla 21. yüzyılın süper gücü olma noktasında en güçlü adayın ABD olduğu öngörüsünde bulunuyordu.
Brzezinski söz konusu kitabında Amerikan’ın Avrasya üzerindeki -21. yüzyıl dünya hakimiyet- planlarını suya düşürecek olası hamlelerden söz etmektedir. Örneğin Çin, İran, Fransa ittifakı. Hindistan Çin ittifakı. İran ve Türkiye faktörü vs. Bunlar arasında en çok dikkatleri üzerine çeken ihtimal ise Ortadoğu’dan çıkacak ve bütün Müslüman coğrafyaları tek bir çatı altında birleştirecek İslami siyasal bir varlığın Amerikan’ın Avrasya dolayısıyla 21. yüzyıl dünya hakimiyet planlarını suya düşüreceği öngörüsüydü.
Dolayısıyla soğuk savaş sürecinde ezeli düşman Komünizmin çökmesi ve onu ideolojik olarak temsil eden SSCB’nin dağılmasının ardından başta ABD ve AB ülkeleri İslam’ı tehdit algılamalarının odağına yerleştirdiler. Bu yeni tehdidi bertaraf etmek ve 21. yüzyılda da dünya hakimiyetlerini kalıcı kılmak adına tezgahladıkları acımasız senaryolarını hayata geçirmek ve bunları dünya halklarının gözünde meşrulaştırmak için bir dizi psikolojik savaş yöntemini hayata geçirdiler. Sayıları iki milyarı bulan, direniş için esaslı referanslara, güçlü dinamiklere ve stratejik üstünlüklere sahip İslam dünyasını komple karşılarına almaları mümkün olmadığı için bu dünyayı fundematalistler ve ılımlılar/uluslar arası sistemle uyum içinde olanlar ve olmayanlar, uygarlığın yanında olanlar ve teröristlerin safında bulunanlar diye ikiye böldüler. Sonra bu dönemin sürükleyici argümanlarını ürettiler. Tıpkı bir mıknatısın yerde duran sayısız demir tozunu kendine çekmesi gibi yeni dönemin argümanları kaçınılmaz bir şekilde ülkeleri “uygarlığın” yanında yer almaya zorluyordu. Yöneticiler kendi halklarını terörist olarak gören ABD ve Avrupa ülkeleriyle terörle mücadele anlaşmaları imzalamak için kuyruğa giriyorlardı.
Kimin yaptığı konusunda hala bir yığın kafa karışıklıkları bulunan 11 Eylül hadiselerini bahane eden batılı devletler Irak ve Afganistan’ı işgal ettiler, Pakistan’da üstü örtülü, ilan edilmemiş bir savaşı hala sürdürmektedirler. Özellikle son on yılda Müslümanların yaşadığı topraklar batılı devletlerin askeri varlıklarının neredeyse bütününü yığdıkları askeri bir garnizona dönüştü.
Şimdi Amerika ve müttefikleri nükleer donanımlı savaş gemileri, yüz binlerce askeri, onlarca hava üssü, füze kalkanı ve burada sayamadığımız bir çok askeri varlığı ile demir ağlarla ördüğü Müslüman toplumlara lütfedip bir seçenek sunuyor; demokratikleşme seçeneği!!!
Zaten soğuk savaş sürecinde diktatörleri destekleyerek bölgenin servetlerini sömüren, halklarını açlığa, yoksulluğa ve onursuz bir yaşama mahkum eden Amerika ve müttefikleri dünya hakimiyeti ve onun önünde başlıca engel olarak gördükleri Müslüman coğrafyaları demir ağlarla örerek, stratejik noktaları işgal ederek 21. yüzyıla girerken bu coğrafyalarda tarihin tanık olmadığı şenaatleri ve katliamları işledi.
Artık halklar bir noktada patladı. Dünyayı yöneten güçler Müslüman coğrafyalarda yükselen halk ayaklanmalarının sadece bu ülkelerdeki diktatör rejimlere değil aynı zamanda diktatör rejimleri yıllarca besleyen ve ayakta tutan uluslar arası sisteme karşı da olduğunu fark etmektedirler. Zira açlık, işsizlik ve yoksulluk gibi nedenlerden dolayı meydanlara döküldüğü söylenen Ortadoğu halkları, içinde bulundukları geri kalmışlığın ve refahtan hak ettikleri payı alamamalarının müsebbibinin sadece başlarındaki yöneticiler olmadığını çok iyi bilmektedirler. Hatta bu yöneticiler zenginliklerini peşkeş çektikleri yabancı şirketlerin kazançlarından sadece arta kalan kırıntılarla bu kadar devasa servetlere sahip olmuşlardır. Yani küresel şirketlere peşkeş çektikleri ise daha büyüktür.
Şu rakamlar bu gerçeği gözler önüne sermektedir. “Beş Amerikan şirketinin (General Motors, Wal Marth, Daimler Chrysler, Exon, Mobil ve Ford) cirosu 182 ülkenin toplam üretiminden daha fazladır. Sadece “Exon” petrol şirketinin gelirleri bütün OPEC üyesi ülkelerin toplam gelirlerini geçmektedir!”[1] Batılı ülkeler bu devasa servetleri Müslüman coğrafyasını sömürerek elde ettiler. Dolayısıyla onların sicili bu halkların gözünde hiç de temiz değildir.
Bundan dolayı başta Amerika ve Avrupa ülkeleri bu sürecin sadece diktatörleri değil uluslar arası sistemin, küresel kapitalizmin çıkarlarını tehdit edecek bir yöne doğru evrilmesinden ciddi derece kaygılanmaktadırlar.
Bundan dolayı Tunus’ta başlayan ayaklanmaların Ortadoğu’nun en büyük ülkesi Mısır’a sıçraması ve bütün bölgeye yayılacağının anlaşılması üzerine batılı yetkili ağızların dillerinde pelesenk ettikleri bir cümle dikkatlerden kaçmıyordu: “Kontrollü Geçiş”
Bölgenin kontrolünü kaybedeceği kaygısı içine giren Amerika Arap liderlere halklarının demokratik taleplerine, meydanlara kulak vermeleri çağrısında bulunurken aynı zamanda demokratikleşmenin kendi kontrolünde olmasını şiddetle arzuluyordu. Ancak Amerika’nın kimi bölge ülkelerini işgal etmesi, İsrail’in işlediği katliamlara her seferinde çanak tutması ve yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı Ortadoğu halklarının gözünde kötü bir imajı olduğu için bu halkların demokratik taleplerinin “meşru bir zeminde” gerçekleşmesi noktasında onlara öncülük edecek, katalizörlük yapacak birisinin olması işine gelecekti.
İşte tam bu noktada öteden beri dillendirilen “Türkiye Modeli” sıklıkla dillendirilmeye başlandı. Hemen hemen her gün Türkiye’nin İslam dünyası için ideal bir model olduğu konusunda onlarca makale ve rapor yazılıyor ve dillendiriliyordu. Bunlardan sadece birkaçını paylaşmakta yarar görüyorum:
Amerikan CNN televizyonunun internet sitesinde yayımlanan Frankie Martin imzalı, "Türkiye, Arap Dünyasına Demokrasi Modeli Olabilir" başlıklı yazıda, Türkiye'nin Arap dünyasına bir demokrasi modeli olabileceği belirtilerek, "Birçok Arap, giderek artan biçimde, AK Parti'nin iktidarda olduğu, çoğulcu idealleri besleyen modern, demokratik ve Müslüman bir ülke olarak kuzeydeki komşuları Türkiye'ye bakıyor. ABD, Türkiye'nin bölgede giderek artan değerini zorluk olarak görmek yerine, fırsat olarak görmeli" ifadesi kullanıldı.
Yazıda, "Sahip olduğu, Çin düzeyinde bir büyüme gösteren serbest piyasa ekonomisinden, uyumlu ideallerine kadar, Türk modelinin desteklenmesi ABD'nin ulusal çıkarına. Türkiye, militan gruplara, Müslüman toplumun içinden onlara meydan okuyarak etkili şekilde karşı koyarken, Batı ile Müslüman dünyası arasında da önemli bir köprüyü temsil ediyor" ifadesi kullanıldı. Türkiye'nin, birçok denemeden sonra, köklerini dinden alan siyasi partilerin rekabet edebileceği laik bir demokrasi geliştirdiği, birçok Arap protestocuya ilham veren İslam modelinin de bu olduğu" ifade edildi. ABD, demokratik ve modern İslam’ı destekleyerek ve buna cesaret vererek, küresel bir lider olarak kendisini tarihin doğru tarafında sağlam şekilde yerleştirebilir. ABD, bunu yaparak, milyonlarca Müslümanın arzularına ve kendisine sadık kalabilir" denildi.
ABD'deki Columbia Üniversitesi'nden Prof. Richard Bulliet “Amerika'nın ideolojik tercihleri ve yaygın İslam karşıtlığını bir kenara bırakarak, İslamcı siyasi partilerin demokrasiye geçişte önemli bir rol oynayacağını teslim etmeliyiz. Çoğulcu bir seçim sisteminde nasıl yarışabileceklerini ve belki de iktidar olabileceklerini göstermeleri için onlara bir fırsat verilmeli" dedi.
ABD'nin çok tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye'nin bu proje çerçevesinde Arap dünyasına model ülke olarak görülmesi konusunda Akşam Gazetesi'ne açıklamalarda bulunan Greham Fuller, Büyük Ortadoğu Projesi için 'Bu bir Amerikan ideali' dedi. Bölgedeki tek liderliğin Türkiye olduğunu belirten Fuller, 'Türkiye gerektiği zaman Washington'a 'hayır' diyebiliyor. Arap ülkelerinin hiçbiri bunu diyemiyor. Çünkü Washington'a bağımlılar' diye konuştu.
Oliver Roy’un geliştirdiği ve Müslüman dünyada karmaşık değişim sürecini analiz etmede anahtar kavram olarak kullandığı “İslamcıların burjuvalaşması” özetle, İslam’ın siyasetin dışına itilmesi, sekülerleşmesi ama bir o kadar da toplumsallaşmasını ifade ediyor. Roy, sosyal hizmetler alanında İslamcıların başarısı buradan gelmekte ve bunun iyi bir şey olduğunu dile getirmektedir.
Sonuç olarak;
Soğuk savaş sonrası SSCB’den dağılan Doğu Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesi, neo-liberal politikalara ve serbest piyasa ekonomilerine adaptasyonlarının sağlanması noktasında AB katalizör bir rol üstlendi. Bu ülkeler gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinin refahına ve kalkınmışlığına öykünerek AB’ye girme konusunda gayretliydiler. Böylece AB burnunun dibinde Komünizmin dünyadan tecrit ettiği bu ülkeleri batı bloğuna katmada tarihi bir rol oynadı.
Benzer şekilde Türkiye, tarihi bir kırılmanın eşiğine gelmiş olan Ortadoğu’yu –batılı toplum mühendislerinin beklentileri doğrultusunda- demokratikleştirmek, neo-liberal politikalara adapte etmek ve yenidünya sistemine eklemlemek noktasında katalizörlük rolünü mü üstlenecek yoksa gerçekte Ortadoğu halklarının kendisinden beklediği tarihi misyonunu mu oynayacak? İşte bütün bunları önümüzdeki süreç gösterecektir.
Ancak biz kıymetli okurlarımıza rabbimizin şu hikmetli ayetini bir kez daha hatırlatmak isteriz: “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler” (Ali-İmran: 100)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.” (Buhârî: 83, Müslim: 7690 )
[1] Casim Sultan. Et-Tefkiru’s-Sıtratejiyyi Fi Fehmi’t-Tarih. (Kitap yakında Mana yayınlarından çıkacak)
Yorum Yap