İran ve Türkiye… Savaşın ve diplomasinin tarafları
15 Yıl Önce Güncellendi
2012-10-12 15:16:11
Yeryüzünün en vahşi rejimlerinden birisi olan Suriye rejimi uluslar arası toplumun oyalayıcı diplomatik manevraları ve dünyanın suskunluğu içinde halkını yok etmeye azmetmiş görünüyor.
Bu icramında Suriye rejimine başından beri para, lojistik ve silah desteği sağlayan İran 40 yıldır halkına kan kusturan helak olmuş bu rejimi ayakta tutmak için varını yoğunu ortaya koyuyor.
Esasında bu, İran’ın daha önceki politikalarını önyargısız bir şekilde izleyenleri şaşırtmamıştır. Zira İran Amerikan’ın Irak’ı işgalinin ardından bu ülkeye atadığı sömürge valisi Bremer’in kurduğu hükümeti tanımakta gecikmemişti. Amerikan askerleri Necef’te Hz. Ali’nin türbesinin çatısına bir bomba attıklarında, bir daha tekrar ederse bunu savaş sebebi sayacağını açıklayan İran yetkilileri iki milyona yakın Iraklının katledilmiş olmasını savaş nedeni olarak görmemişti. İran’ın gözünde Irak’ta, Afganistan’da ve şimdi Suriye’de öldürülen Müslümanların bir türbenin beton kubbesi kadar değeri yok mu? Yoksa İran yöneticileri ve alimleri Allah rasulü (s.a.v.)’in “Kabe’nin yıkılması bir tek Müslüman’ın katledilmesinden daha ehvendir” hadisi şerifini hiç duymadılar mı?
Suriye ayaklanmasının ABD ve İsrail’in komplosu olduğu tezini ileri süren İran ve Türkiye’deki lobisinin bu tezlerinin ne kadar asılsız olduğunu bizzat bu ülkelerin yetkilileri yalanlanmaktadır.
İsrailli General Amus Celad “Beşşar rejiminin yıkılmasının ardından bölgede İsrail’i ortadan kaldırmak için çalışacak bir İslam İmparatorluğu kurulabilir” İsrailli askeri yetkili Ron Tera’nın “Beşşar’ın devrilmesinin ardından büyük bir felaket bizi beklemektedir. Zira Suriye ile olan sınırımızda kelimenin tam anlamıyla gerçek bir savaş yaşanacaktır. İsrail açısından en iyi seçenek Beşşar rejiminin kalmasıdır” sözleri İsrail’in Beşşar’ın bekasını kendisinin de beka meselesi olarak gördüğünü göstermektedir. İsrail Dış İşleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un “Beşşar rejiminin devrilmesinin ardından bölge 1. Dünya Savaşı öncesinin koşullarına döner” sözüde öyle. 1. Dünya Savaşı öncesinde İsrail diye bir devletin olmadığı gerçeğini hatırladığımızda bu durumun bütün politikalarını güvenlik eksenine oturtmuş olan İsrail’i ne kadar kaygılandırdığı anlaşılmaktadır.
Rus Dış İşleri Bakanı Sergey Lavrov’un muhalefetin silahlandırılmaması konusundaki gerekçesini açıklayan beyanında söylediği “Direnişçi guruplar henüz hiçbir uluslar arası tarafa angaje olmamıştır” ifadeleri de bizzat İran’ın Suriye krizinde birlikte hareket ettiği Rus yetkililer tarafından ortaya konulmuştur.
Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Suriye rejiminin yıkılması büyük tehlikeler içermektedir”, “Bu durum bütün bölgeyi felakete sürükleyebilir”, “Dünyanın geleceğini Suriye’deki yeni durum belirleyecek” şeklindeki demeçleri de küresel politika yapımcı devletlerin büyük fotoğrafı görerek Suriye meselesine bir beka sorunu olarak baktıklarını göstermektedir. Bundan dolayı replikleri farklı olsa da başta ABD ve Rusya’nın ve bütün dünya ülkelerinin Suriye ayaklanması karşısında ortak ve kirli bir plan içinde beraber hareket ettiklerini görmekteyiz.
Suriye’deki İslami ayaklanma komplocu yaklaşımlarla gölgelenemez. Tam aksine Irak ve Afganistan işgalinde verdiği destekten sonra İran ABD’nin son yarım yüzyılda oluşturduğu jeopolitik dengeleri altüst edeceği yönünde kaygılanmasına, İsrail’in bekasını öngöremediği bir tablonun oluşmasına neden olan Suriye devrimini bastırmak üzere katil rejime destek vererek ABD ve İsrail için zor zamanlarda bulunmadık bir partner olabileceğini kanıtlamıştır. BM’nin “hiçbir ülke bir başka ülkenin iç işlerine karışamaz” maddesine rağmen İran’ın binlerce askeri ve milyarlarca dolarlık mali ve silah desteği ile Suriye rejimine arka çıkmasına uluslar arası sistemin şimdiye kadar sessiz kalması bunun en çarpıcı kanıtıdır.
Ortadoğu’da halk ayaklanmalarının başladığı günden beri halkların en az diktatörler kadar kendisine tepkili olduğunu bildiği için ABD bölgeye doğrudan müdahale etmekten geri durmaktadır. Suriye’de başlayan gösterilerin kısa zamanda ülkenin her yerine yayılması, büyük şehirlerde kitlesel gösterilere dönüşmesi ve rejimin gösterileri bastırma kabiliyetini yitirmesi sonucunda ABD krizi çözme noktasında bölgesel aktörleri inisiyatif üstlenmeye davet etmişti. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, “Türkiye ve Arap Birliği'nin, Suriye hükümeti ve toplumu üzerinde ABD'den daha fazla etkiye sahip” olduğuna yönelik demeci bölgesel aktörlerin öncülüğünde bir çözüm arayışını ifade etmekteydi.
Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun altı saat süren Şam ziyareti ile başlatılan politik süreç ayaklanmaların dokuzuncu ayına kadar MİT elemanlarının, DPT üyeleri ve kalkınma uzmanlarının gösterileri sonlandırma noktasında Suriye makamlarına danışmanlık hizmetlerini içeren görüşmelerle devam etti. Ardından Arap Birliği, Suriye’nin birlikten ihracı ve ekonomik ambargo kararları, gözlemcilerin gönderilmesi, Tunus, İstanbul ve Paris’te Suriye dostları toplantıları, Annan planı, Annan’ın gözlemcileri ve son olarak el-Ahtar İbrahimi’nin BM Suriye Özel Temsilcisi olarak görevlendirilmesi ile 19 aylık politik süreç geride bırakıldı.
Obama’nın “Bizim kırmızıçizgimiz Suriye devletinin halkına karşı kimyasal silah kullanmasıdır” şeklindeki, kimyasal silah dışında bombardıman uçakları dahil en ağır silahları kullanabileceğine dair verilen ruhsatı içeren beyanatı Şam kasabı çok iyi okudu ve kendisine verilen bu izni şimdiye kadar, her gün yüzlerce insanını katlederek kullandı.
Gelinen noktada Suriye rejimi ABD ve uluslar arası toplumun elinde bir katliam mekanizmasına dönüşmüştür. Suriye halkı ABD’nin sunduğu –batının yüzyılda inşa ettiği jeopolitik dengeleri koruyacak- çözümlere razı edilinceye kadar bu katliam mekanizması uluslararası toplumdan aldığı ruhsatı kullanacağa benziyor. Beşşar şu anda Suriye’yi terk etmek istese de ABD buna izin vermeyecektir. O, ABD için son derece stratejik öneme haiz Suriye’yi tekrar ABD ekseninde kalmayı garantileyecek yedeğini hazırlamadan Suriye’den çıkamaz. Bunu temin etmesi karşılığında uluslar arası toplum onun Suriye’den çıkabileceği emniyetli bir çıkış planını hazırlamıştır. Nitekim Suriye Cumhurbaşkanlığı Sarayı Enformasyon Bürosu'ndaki görevini bırakarak muhaliflere katılan gazeteci Abdullah Ömer “Esed ve Suriyeli üst düzey yetkililer, aileleri ile 60 gün içinde ülkeden ayrılarak Moskova'ya gitmek için hazırlık yapıyor. Moskova'da askeri binalardaki 300 daire onlar için hazırlandı'' şeklinde bu olasılığı gündeme getirmişti.
Faruk Şara Beşşar’ın yedeği olabilir mi?
Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin geçiş hükümetinin başkanlığına Faruk Şara’yı önerdiğini açıklamasıyla Suriye meselesinde yeni bir sürece girilmiş oldu. Davutoğlu ''Faruk Şara gayet akıllı ve vicdanlı bir tutumla bu son olaylarda, katliamların içinde yer almadı. Ama sistemi herhalde Faruk Şara'dan daha iyi bilen yok'' açıklamasında bulunmuştu.
Halkların kendi kaderini belirlemek üzere giriştiği ayaklanmaların destekçisi olduğunu her defasında dile getiren Türkiye 19 aydır yanında olduğunu ifade ettiği Suriye halkının içinden helal süt emmiş birisini bulamadığı anlaşılıyor!?
1970’de Baas Partisine üye olan ve 1986’da Dış İşleri Bakanlığına getirildiği günden bu yana Suriye Hükümetinde kabinedeki yerini koruyan ve yakın zamana kadar katliam şebekesinin ikinci ismi, Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevini yürüten Faruk Şa’ra vicdan sahibi birisi olabilir mi? Elbette hayır. Bu isim bir vicdan taşıdığı için değil Sayın Davutoğlu’nun son cümlesinde ifade ettiği gibi ‘sistemi ondan daha iyi bilen kimse olmadığı için’ önerilmiş olsa gerek. Faruk Şara daha önce de Yemen modeli çerçevesinde Arap Birliği tarafından önerilmişti.
Suriye Ulusal Meclisinden ayrılan muhalif Fewaz Tello el-Arabiyye kanalında konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede ABD’nin Tunus’ta muhaliflerle yapılan bir zirvede Faruk Şara’nın geçiş hükümetinin başkanlığı meselesini, ordunun ve polis teşkilatının korunması meselelerini gündeme getirdiğini söyledi. Tello ABD’nin Yemen modeline benzer bir şekilde rejimin kalıcı olmasını temin edecek bir değişim istediğini şaşkınlıkla ifade etti.
06 Aralık 2011’de Clinton, Cenevre'de Suriyeli muhaliflerle görüşmesinde "Demokratik geçiş, Esad rejimini göndermekten daha fazlasını içeriyor" şeklinde beyanat vermişti. Bundan dolayı ABD Esad gitse de Ortadoğu fay hattının kırılma noktasında bulunan ve emsalsiz stratejik öneme haiz Suriye’yi kendi jeopolitik ekseninde tutacak tek çözümü bu güne kadar halkı demir yumrukla yönetmiş Baas rejiminin içinden bir ismin liderliğinde ve katliam şebekesi ordunun bekasında gördüğü anlaşılmaktadır.
Hatırlayacak olursanız ABD Genel Kurmay Başkanı 17 Eylülde Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Suriye’nin “radikal” unsurların eline geçmemesi konusunda yardımcı olmamızı istemişti.
19 aydır kanı durdurmaktan daha çok rejimin bekasını temin etmeye dönük ABD’nin başını çektiği oyalayıcı politik süreçlere eşlik etmesinin ardından Türkiye’nin baba Esad’ın dizlerinin dibinde yetişmiş ve Baas rejimini koruması için oğluna armağan ettiği Faruk Şara’yı Beşşar sonrası için önermesi bir akıl tutulması mıdır?
İran ülkesini kan banyosuna çeviren Beşşar Esed’i para, silah ve lojistik açıdan destekleyerek Suriye’de sıcak savaşın tarafında yer alırken Türkiye diktatörlerinden kurtulmak için on binlerce şehit verdikten sonra bunca şehidin kanını heder edecek, bir katili diğeri ile değiştirmek anlamına gelen bu kirli diplomasinin tarafı olmamalıdır. Aksi taktirde Türkiye Müslümanları, devriminin ardından otuz yıl geçtikten sonra ümmetin nezdinde itibarını kaybetmiş olan İran’ın konumuna düşecektir.
“Ey iman edenler, Allah'a ve Resûlü'ne ihanet etmeyin, bile bile (aranızdaki) emanetlerinize de ihanet etmeyin.” (Enam, 27)
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
SON VİDEO HABER
Haber Ara
Yorum Yap