Azgelişmişliğin bir başka deyişle sömürülerek geri bırakılmışlığın tarihi elbette bir köşe yazısının hacmine sığmayacak ölçüde geniş bir konudur.
Büyük bir çoğunluğu Osmanlı Devletinin mirası üzerinde kurulmuş devletlerden oluşan ve geçtiğimiz hafta İstanbul’un ev sahipliğini yaptığı BM En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı ile gündeme gelen “En Azgelişmiş Ülkeler” meselesi veya bir başka deyişle “Azgelişmişlik” sorununun nasıl ortaya çıktığına ilişkin tarihi bir arka plan sorgulaması yapmaya çalışacağız.
Avrupa 18. yüzyılda gerçekleştirdiği sanayi devriminin ardından gelişme ve kalkınması için gerekli gördüğü hammaddenin tedariki için, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile adeta hammadde deposu konumunda olan doğuya/İslam dünyasına yöneldi.
Lakin dünyanın en zengin kaynaklarına; petrol, doğal gaz, bor gibi paha biçilemez madenlerine sahip olan bu coğrafya, İslam gibi vesayeti küffara vermeyi kesinlikle reddeden muhkem bir inanca ve Osmanlı devleti gibi İslam coğrafyasının jeo-ekonomik imkanlarını İslam ümmetinin müreffeh bir yaşam sürdürebilmesi için işleten koruyucu bir devlete sahipti.
Sömürgeci devletler bizim daha önce Haçlı Seferlerinden tanıdığımız Hıristiyan Avrupa devletleriydi. Onlar da bizleri tanıyorlardı; Müslümanların, Allah yolunda şehit olmayı ya da düşman esaretinde yaşamaktansa ölmeyi daha çok arzuladıklarını ve Müslüman orduların yenilmez olduğunu çok iyi biliyorlardı. İngiliz parlamenter Glasston’un avam kamerasında söylediği şu meşhur sözü bunun en açık kanıtıdır. Glasston İngiliz avam kamerasındaki konuşması sırasında kürsüden Kuran’ı Kerim’i çıkartıp parlamenterlere göstererek “Bu kitabı Müslümanların elinden almadığımız sürece onlara cephede galip gelemeyiz” demiştir.
Bundan dolayı sömürgeci devletler öncelikle elde etmek istedikleri hammaddeyi barındıran coğrafyaları koruyucu ilk çember olan İslam’ı bu coğrafyanın üzerinde yaşayan Müslümanların zihninden söküp almak için bir dizi çaba içine girdiler. Bu bağlamda ilk olarak Kahire, Şam ve İstanbul gibi İslam kültür ve düşüncesinin üretildiği merkezleri mesken edinerek buralarda gerek yabancı okullar gerek yayın ve neşriyat aracılığı ile misyonerlik faaliyetlerine koyuldular. Hatta Avrupa’nın kadim sömürgeci ülkesi olan İngiltere bu faaliyetlerini Sömürge Bakanlığı uhdesinde, başlı başına bir bakanlık nezdinde yürüttü.
Sonuçta emellerine ulaştılar. İslam coğrafyasının hemen hemen her bir köşesinde kendileri gibi düşünen, batılı yaşam biçimine öykünen, gelişmişlik ve kalkınma fenomenine batılı perspektiften bakan aydın ve entelektüeller türedi. Hatta onlardan -Tevfik Fikret gibi- öylesine ileri gidenler oldu ki, Müslümanları dünyanın en medeni ve yaşadıkları coğrafyaları tam 1300 yıl gelişmişlikte, tarihin benzerine bir daha rastlamadığı biçimde göz kamaştırıcı merkezlere dönüştürmüş olan Allah (c.c.)’ın kitabına “köhne kitab” deme cüretini gösterenler oldu. Tevfik Fikret gibi Kuran’ı Kerim hakkında şunları söylemiştir: “Yırtılır ey kitâb-ı köhne, yarın. Medfen-i fikr olan sahîfelerin../Ey köhne kitap! Senin fikirlere mezar olan sahifelerin yarın yırtılacaktır...”
Bu aydın ve entelektüeller kalkınmanın önünde duran en büyük engelin din olduğu şeklindeki zehirli fikri sürekli olarak topluma aşılayıp durdular. Nihayetinde birinci ve en güçlü koruyucu çember olan İslami düşünce deformasyona uğradı; Müslümanların zihninde İslami inanç ve düşünce -daha önceki dönemlere oranla- netliğini ve berraklığını kaybetti. Böylece sanayileşmiş ülkeler ihtiyaç duydukları hammaddeyi barındıran toprakların sakinlerinin zihinlerini sömürüye açık hale getirdiler.
“Zihinleri bir kez sömürüye açık hale getirilenler coğrafyalarının sömürülmesine engel olamazlar.”
Sömürgeci batılı devletler İslam’a ve onun yaşama ilişkin getirdiği düzenlemelere güvenini kaybetmiş olan İslam ümmetinin coğrafyasını, en zayıf olduğu bir anda askeri olarak işgal ederek ihtiyaç duydukları hammaddeyi ve zenginlikleri koruyucu ikinci çemberi, Osmanlı Devletini parçalara böldüler.
1. Dünya Savaşı ile emperyalist devletlerin askeri istilalarına sahne olan İslam coğrafyası peşinden uluslar aşırı şirketlerinin istilasına uğradı. Bu küresel şirketler özellikle petrol ve doğal gazı ile zengin rezervlere sahip olan Basra Körfezi ülkelerinde her bir petrol kuyusunun başına çöreklenerek bu ülkelerin doğal kaynaklarını kendi ülkelerine transfer ettiler. Ortadoğu’nun petrollerini, Afrika’nın madenlerini ve diğer Müslüman coğrafyasının jeo-ekonomik imkanlarını kıtalarına taşıyan Avrupalı devletler sömürdükleri kıtaların aleyhine göreceli olarak bir gelişmişliğe sahip oldular. Onlar gelişirken öteki dünya; gerçekte gelişmişliklerini borçlu oldukları servetlerin sahibi olan toplumlar geri kalıyordu. Böylece gelişmiş ve geri kalmış ya da birinci, ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri diye ekonomik bir hiyerarşi ortaya çıktı.
İkinci dünya savaşının ardından ikinci ve üçüncü dünyanın geri kalmış/bırakılmış ülkelerinin halkları kendilerini onur kırıcı hayata mahkum eden kapitalizme karşı homurdanmaya başladığında gelişmiş emperyalist devletler dünyanın geri kalan, itibarsızlaştırılmış ve servetleri sömürülmüş halkların itibarlarını iade edecek uyduruk bir kavram ürettiler. Bu çerçevede “geri kalmış ülkeler” yerine “az gelişmiş” yada “gelişmekte olan ülkeler” tabirini kullanmaya başladılar. Böylece bu ülkelerin halklarına, şayet kalkınma yolunda kendilerini izlerlerse (neo-liberal politikaları uygularlarsa) bir gün onların da kendileri gibi kalkınabilecekleri ve gelişmişlik düzeyini yakalayabilecekleri vehmini veriyorlardı.
Halbuki kalkınma fikri bir toplumun kendi hayat algısı veya dünya görüşünden bağımsız gelişmez. “Azgelişmişliğin Sürekliliği” adlı kitabında yazar Fikret Başkaya’nın dediği gibi “az gelişmiş ülkelerin bir gün, piramidi andıran ekonomik hiyerarşinin en üst tepesine, gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşacağını umması sıradan bir er olarak silahaltına alınan bir askerin bir gün genelkurmay olacağını umması kadar hayali ve ütopik bir şeydir.” Çünkü buna dünyamızı ekonomik anlamda sınıflara bölenler asla imkan vermeyeceklerdir.
Dünyayı gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ya da geri kalmış ülkeler şeklinde hiyerarşik bir tasnife tabi tutanlar kendi konumlarını, ekonomik gelişmişliklerini güvence altına almak için politikalar üretmekte ve dünyanın geri kalanına bu politikaları dayatmaktadırlar.
“Medeniyetler Çatışması” tezi ile ünlenmiş olan Amerikalı düşünür Samuel Huntington, tezi ile anılan kitabında Batı ve “Geri Kalanlar” Karşı Karşıya başlığı altında bakın bu gerçeği nasıl afişe ediyor: “Milletlerarası siyaset ve güvenlik meseleleri fiilen bir Birleşik Devletler, İngiltere ve Fransa müdüriyeti tarafından; Dünya iktisadi meseleleri Birleşik Devletler, Almanya ve Japonya müdüriyeti tarafından karara bağlanır (ve) bunların hepsi, daha küçük ve ekseriyetle batılı olmayan memleketlere meydan vermeyerek birbirleri ile fevkalade surette yakın münasebetlerini devam ettirirler. BM Güvenlik Konseyi veya IMF’nin aldığı, batının menfaatlerini yansıtan kararlar dünya toplumunun arzularını yansıtıyormuşcasına takdim edilir… Batı IMF ve diğer milletlerarası ekonomik kuruluşlar sayesinde iktisadi menfaatlerini terviç ediyor ve uygun olanını kendisinin düşündüğü ekonomi politikaları diğer milletlere zorla” kabul ettiriyor.” (Medeniyetler Çatışması, s. 39)
Gelecek hafta yazımızı “Azgelişmişlik İslam Coğrafyasının Kaderi mi?” başlığı ile kemale erdireceğiz İnşaAllah.
Yorum Yap