Dolar

44,5811

Euro

51,4630

Altın

6.704,43

Bist

12.936,35

Dördüncü kuvvet iş başında…

16 Yıl Önce Güncellendi

2011-09-27 12:26:14

Dördüncü kuvvet iş başında…

İçinde yaşadığımız çağın iletişim çağı olarak adlandırılmasının ve iletişimin en önemli aygıtlarından biri olan medyanın dördüncü kuvvet olarak tanımlanmasının gayet yerinde ve haklı gerekçeleri var. Zira şu gök kubbe altında bir görsel medya aygıtı olarak televizyonun ve uydu antenlerinin girmediği tek bir ev neredeyse kalmamıştır.

Televizyonun izleyici üzerinde ne kadar büyük etki oluşturduğunu anlatması bakımından şu iki örneği paylaşmak isterim.

Türk televizyon kanallarından birinde çok reyting alan “Kurtlar Vadisi” dizisinin “Çakır” adlı başrol oyuncusu filmde senaryo gereği öldürülünce kimi hayranları oyuncunun gıyabi cenaze namazını kılmış, kimileri de çok sevilen oyuncuyu öldüren diğer (Cerrahpaşalı lakaplı) oyuncuyu linç etmişlerdi.

Yine bir başka çarpıcı örnek; yediden yetmişe her kesin beğeniyle defalarca izlediği “Çağrı” adlı filmin yapımcısı Mustafa Akkad’la bir televizyon kanalında yapılan röportajda bizzat kulaklarımla dinledim. Yönetmen Mustafa Akkad’dan filmin çekimi sırasında yaşadığı ve unutamadığı bir anısını anlatması isteniyordu. Bunun üzerine yönetmen Akkad şu ibretlik olayı anlattı:

Hani hepimizin bildiği Hz. Hamza’nın öldürüldüğü o meşhur sahne için oyuncu ararken, kaldığı otelin lobisinde oturan bir siyahî vatandaşa doğrudan rolü teklif eder. Adam böyle bir projede oynamaktan son derece memnun olur ve kendisine verilen rolü başarıyla oynar. Buraya kadar her şey normal. Film gösterime girer. Aylar sonra “Vahşi” rolünde oynayan bu kişi Mustafa Akkad’ı arar ve telefonda ağzına geleni söyler.

Akkad: Hayırdır, ne oldu? Neden sitem ediyorsun? diye sorar.

Adam: Hayatımı kararttın… Film gösterime girdikten sonra her nereye iş başvurusu yaptıysam “Sen Hz. Hamza’yı öldüren adam! sana iş, miş yok” diye bütün kapılar yüzüme kapatılıyor, diye sitem eder.

İşte bu örnekler televizyonun bir görsel sunum aygıtı olmanın ötesinde insanlar üzerinde etki meydana getirebildiğini, izleyiciyi nasıl da kendi dünyasının içine çektiğini, filmin çoğu izleyiciyi kurguyu gerçekten ayırt edemeyeceği şekilde etkisi altına aldığını göstermektedir. Televizyonda bir dizi oyuncusunun yeni bir saç modeli ile kameraların karşısına geçmesinin hemen ardından aynı gün sokaklarda o saç modelini taklit eden binlerce insanın peyda olması da görsel medyanın insan üzerindeki etki gücünü ortaya koymaktadır.

Burada medyayı dördüncü kuvvet yapan şey; geniş halk kitlelerine dilediği gibi yön verebilme, belli bir konuda olumlu yada olumsuz kamuoyu oluşturma imkanını sahiplerine veriyor olmasıdır.

Televizyon ekranına görüntüyü aktaran kamera tıpkı bir insan gibi merceğe sahiptir. Elbette sorun burada değil. Lakin ortada söz konusu görüntüyü gerçekte bir merceğe/göze sahip olan bizlere aktaran biri –kameraman/medya kurumu- var. Vakıa/olay ile ekrana düşen görüntü arasında bir insan olunca çoğunlukla subjektiflikten kurtulunması mümkün olmuyor. Dolayısıyla kamera, şu ya da bu şekilde hayata ve olaylara belli perspektiften bakan insanın elinde olunca kameranın merceği belli görüntüler üzerine odaklanıyor yada olaylar üzerine yapılan yorumlar söz konusu perspektifle sınırlı kalıyor.

Bundan dolayıdır ki, kameralar İslam coğrafyasına döndüğünde aktarılan görüntüler ve bu görüntüler üzerine yapılan yorumlar izleyiciye sanki bu coğrafyada dünyanın lanetlilerinin yaşadığı izlenimini veriyor. Kameralar bu coğrafyaya zumlandığında hep açlığı, sefaleti, geri kalmışlığın izlerini ve enkazı andıran şehirleri görüyoruz, bu şehirlerin bu hale nasıl getirildiğinin arka planı sorgulanmaksızın. Lakin iki yüz yıldır bu coğrafyayı sömüren ve bu coğrafyanın servetleri ile göz kamaştırıcı şehirler inşa etmiş olan batılı ülkelere döndüğünde oralarda dünyanın efendilerinin, çok zeki ve üstün bir uygarlığa sahip insanların yaşadığını vehmettiren görüntüler merceğimize sunuluyor, sürekli olarak bu fikir zihinlerimize zerk ediliyor.

Kameralar batıya döndüğünde örneğin; İspanya’da sırf bir eğlence uğruna arenalarda boğaların üzerine mızraklar saplanarak gerçekleştirilen vahşet, mütebessim bir çehre ile: “İspanyollar bu yıl yine ne kadar güzel eğlendiler…” şeklinde sunulurken doğuya, İslam coğrafyasına döndüğünde örneğin; kurban hadisesi dudak bükerek, burun kıvırarak, kerih bir şey yapılıyormuş gibi sunulur.

Aynı şekilde yerel veya küresel yayın yapan bazı meşhur belgesel kanallarda örneğin; kedi-köpeği, haşeratı, börtü-böceği canlı canlı, kızgın yağda kızartıp yiyen ya da söz gelimi uluların ruhlarını taşıdığına inandığı için tapınaklarda farelerle aynı kaptan yemek yiyen veya cesaret verdiğine inanıldığı için hayvan kanı içen insan görüntülerinin son derece objektif hatta biraz da sevimli bir şekilde sunulduğunu görürüz.

Ancak kameralar 1300 yıl insanlığı medeniyeti ile aydınlatmış olan ümmetin yaşadığı coğrafyaya döndüğünde orada hala ehlileştirilmesi ve behemehal medeniyet götürülmesi gereken lanetliler var izlenimi veren müstekbir edayla sunum yapılmaktadır.

Beyler fareyle aynı kaptan yemek yenir mi? Mikrop ne zaman keşfedildi? İnsanlık mikropla tanışalı kaç yüz yıl oldu? İslam coğrafyasına medeniyet getirme derdine düşmüş olan batının yaklaşık üç milyar insanın yaşadığı Asya’ya; kedi köpek yiyen, börtü böcekle beslenen insanlara neden medeniyet götürme gibi bir misyon yüklenmediği sorgulanmaz? Zira batı kendi uygarlığına alternatif bir dünya kurma, kendisinin oluşturduğu güç dengelerini altüst etme ve süper güç olarak dünya siyasi sahnesine çıkma potansiyeline sahip tek dinin İslam, tek coğrafyanın İslam coğrafyası olduğunu bildiği için onu hedef almaktadır.

Örneğin bu satırlar yazılırken bir televizyon kanalında, Ortadoğu’da muhtemel bir savaşın yaşanıp yaşanmayacağı üzerinde tartışma yapılırken bir konuk “Hep bu petrol belası yüzünden” diye bir laf etti. Yani ona göre sorun; bölgenin petrol ve doğalgaz gibi bir servete sahip olmasıydı?! Sorun, bu zenginlikleri gerçek sahipleri olan Müslüman halkları açlığa, sefalete ve geri kalmışlığa mahkum etme pahasına sömüren küresel şirketler ve bu şirketleri İslam coğrafyasının zenginliklerini kendi kıtasına aşırtmak için Truva atı gibi işleten başta ABD ve Avrupa olmak üzere kapitalist ülkeler ve onların sömürgeci politikaları değil!!

Kol kırılır yen içinde kalır misali kendisini batılı uygarlık ailesine ait hisseden medya ve onun kamera önünde ve arkasında çalışan figürleri, sözüm ona aydınları aidiyetlerini ilişkilendirdikleri bu uygarlığa ait iğrenç görüntüleri sürekli merceğimizden kaçırdılar, bu köhnemiş uygarlığın mutfağından gelen pis kokuyu hep bu mubarek toprakların mutahhar insanlarına hamlettiler. Artık pis koku Müslüman halkların burun kemiklerini sızlatacak ölçüde rahatsız edici boyutlara ulaştı. Dolayısıyla kendisini batılı uygarlık ailesine ait hisseden kimi aydın ve düşünürler şimdilerde kıyamete/tarihin sonuna kadar güle oynaya gölgesinde keyifli bir hayat sürmeyi planladıkları bu köhnemiş uygarlığın, hem de sürekli aşağıladıkları, dünyanın lanetlileri gibi gördükleri Müslüman halklar nezdinde afişe olmasından, bu uygarlığın kendilerine sömürge ve aşağılanmadan başka bir şey getirmediğini anlamış olmalarından müthiş derecede rahatsızlık duymaktadırlar, büyüleyici yaşamlarının ve konforlarının bozulması korkusuyla çılgına dönmektedirler.

“Gerçek şu ki, küfre sapanlar, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. Küfredenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.”(Enfal: 36)

Onlar Allah'ın nurunu ağızları ile söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kâfirlerin hoşuna gitmese de, nurunu kesinlikle tamama erdirmekte kararlıdır.”(Tevbe: 32)

İnşallah gelecek yazımızda dördüncü kuvvet medyanın Ortadoğu ayaklanmalarını yönlendirme gayretlerini ele alacağız. Selam ve dua ile…

Yorum Yap

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
SON VİDEO HABER

İran'dan İsrail Ben Gurion Havalimanı'na saldırı

Haber Ara