"Kurb-u sultan âteş-i sûzan” derler; yani sultana yakınlık, yakıcı bir ateştir.
Dünya hayatında da böyledir. Güç sahibine, makama, itibara ve nüfuza yaklaştıkça insanın üzerindeki sorumluluk artar. Uzaktan bakıldığında makam bir nimet gibi görünür; yaklaştıkça ağırlığı, imtihanı ve bedeli hissedilir. Çünkü sultana yakın olanın sözü daha çok duyulur, fakat hesabı da daha büyüktür.
Yakınlık, yalnızca bir ayrıcalık değil, aynı zamanda ağır bir emanettir.
Hakikî sultan Allah’tır. O’na yaklaşmak, insanın nefsinden uzaklaşmasıdır. Nefsin alıştığı rahatlık, kibir, gösteriş ve benlik ateşte yanmadan gönül saflaşmaz. Bu yüzden Hakk’a kurbiyet, nefsin hoşuna giden bir yakınlık değil; nefsi yakan bir arınmadır.
İnsan Allah’a yaklaştıkça kendi acziyetini daha çok fark eder. “Ben” küçülür, hakikat büyür. İddia azalır, teslimiyet çoğalır. İnsan kendisini merkeze koymayı bıraktıkça gönlünde başka bir merkez belirir.
Belki de bu yüzden tasavvuf ehli, yakınlığı yalnızca “yaklaşmak” olarak değil, “yanmak” olarak görür.
“Hamdım, piştim, yandım" sözü, Hz. Mevlâna'nın insanın manevi olgunlaşma ve ilahi aşk yolculuğunu özetlediği en bilinen vecizelerinden biridir mesela.
• Hamdım: Hayatı ve hakikati bilmediği, sadece fiziksel varlığıyla yaşadığı ilk, toy ve eksik dönemini anlatır.
• Piştim: Yaşanan tecrübeler, ilim ve sabırla nefsin terbiye edildiği, olgunluk basamaklarının tırmanıldığı dönemi ifade eder.
• Yandım: Bütün benlikten ve egodan sıyrılarak ilahi aşkın ateşiyle kavrulduğu, hakikate ulaştığı son merhaleyi simgeler.
Çünkü ateşe yaklaşan ısınır;
Hakk’a yaklaşan ise yanar ve dönüşür.
Dünya sultanına yakınlık insanı makamın ateşiyle,
Hakk’ın sultanına yakınlık ise nefsin ateşiyle sınar.
Birinde makam seni sınar, diğerinde makam sevgisinden vazgeçişin…
Ve belki asıl mesele şudur: Sultana yakın olmak değil, sultanın rızasına layık olabilmektir.
Çünkü gerçek kurbiyet, mesafenin değil; kalbin hâlinin meselesidir.
Eyvallah...
Esra Aydın/TİMETÜRK