$

Dolar

49,2779

€

Euro

55,3129

£

Sterlin

65,2749

₣

Frank

59,1713

₺

Gram Altın

6.503,2200

₿

Bitcoin

4.092.043

$

Dolar

49,2779

€

Euro

55,3129

£

Sterlin

65,2749

₣

Frank

59,1713

₺

Gram Altın

6.503,2200

₿

Bitcoin

4.092.043

Makale 08.10.2026 5 dk okuma

Sosyal medyada yapılan her eleştiri gerçekten bir reddiye midir?

Paylaş:

Bir insanın yanlışını ortaya koymakla o insanı yıpratmak arasındaki sınır nerede başlar? “Hakikati söylüyorum” diyerek bir başkasının kusurlarını anlatırken, farkında olmadan gıybetin içine düşüyor olabilir miyiz? Daha fazla izlenmek için kullanılan sert başlıklar ve kişisel tartışmalar, ilmî bir meseleyi gerçekten aydınlatıyor mu? Yoksa biz de izleyerek, paylaşarak ve tıklayarak bu dili besliyor muyuz? İyi bir reddiye nasıl olmalı, gıybet ile meşru eleştiri arasındaki ölçü nedir? Bu soruların cevaplarını bu yazıda bulacaksınız.

Reddiyenin kendisi elbette yanlış değildir. Aksine yanlış bir iddiaya cevap vermek, hatalı bir yorumu düzeltmek ve toplumun zihnini karıştırabilecek bir meseleye açıklık getirmek önemli bir sorumluluktur. Özellikle dinî ve ilmî konularda ortaya atılan iddiaların delilleriyle ele alınması gerekir. Fakat burada önemli olan, neyi eleştirdiğimiz kadar nasıl eleştirdiğimizdir.

Bugün sosyal medyada bir kişinin sözünü eleştirmek, kısa sürede o kişinin şahsını tartışmaya dönüşebiliyor. Bir video hazırlanıyor, başka bir video ile cevap veriliyor; ardından yeni paylaşımlar, yeni yorumlar ve yeni ithamlar geliyor. Böylece mesele giderek fikirlerden uzaklaşıp kişilere indirgeniyor. İzlenme arttıkça tartışma büyüyor; fakat hakikatin ne kadar ortaya çıktığı belirsizleşiyor.

İyi bir reddiye, öncelikle eleştirilen kişinin ne söylediğini doğru biçimde ortaya koymalıdır. Söz bağlamından koparılmamalı, iddia kaynaklarıyla birlikte değerlendirilmelidir. “Ben böyle düşünüyorum” demek, tek başına bir iddiayı ispatlamaz. Hele bir insanı ağır biçimde suçluyorsak, kanaatlerimizi delil gibi sunamayız.

Bir diğer önemli mesele de insanların hata ile şahsiyetlerini birbirinden ayırabilmesidir. Bir hocanın veya kanaat önderinin belirli bir görüşünü yanlış bulabiliriz. Fakat bu, onun bütün hizmetlerini, emeğini ve geçmişte yaptığı güzel işleri yok saymamızı gerektirmez. Adalet, insanları yalnızca hataları üzerinden değerlendirmemeyi gerektirir.

Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte çok güzel hizmetler yapmış olması da onun her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla sağlıklı eleştiri iki uçtan da uzak durmalıdır: Ne insanları hatasız kabul etmeli ne de bir hatadan hareketle bütün şahsiyetlerini mahkûm etmelidir.

Asıl hassas noktalardan biri de eleştiri ile gıybet arasındaki sınırdır. Bir insanın özel hayatındaki kusurlarını, zayıflıklarını veya hakkında duyduğumuz bilgileri başkalarına anlatmak çoğu zaman hiçbir fayda sağlamaz. Aksine kişinin itibarını zedeler ve toplumdaki dedikodu kültürünü besler.

Fakat bazı durumlarda insanları uyarmak gerekebilir. Özellikle bir kişinin davranışı başkalarına ciddi zarar verebilecekse, ortak bir işte sorumluluk taşıyorsa veya insanların malını, hakkını ya da güvenini ilgilendiren bir mesele söz konusuysa, gerekli kişilerin uyarılması bir sorumluluk hâline gelebilir.

Buradaki ölçü niyet, doğruluk, gereklilik ve ölçüdür. Bir bilgiyi biliyor olmak, onu herkesle paylaşma hakkı vermez. Aynı şekilde her eleştiriyi “uyarı” adı altında meşrulaştırmak da doğru değildir. Önce “Bunu neden söylüyorum?” sorusunu sormalıyız. Amacım gerçekten bir zararı önlemek mi, yoksa bir insanı itibarsızlaştırmak mı?

Sosyal medyada bu ayrım daha da önemlidir. Çünkü orada söylenen bir söz, birkaç dakika içinde binlerce insana ulaşabilir. Üstelik bir kez yayılan yanlış veya eksik bir bilgi, sonradan düzeltilse bile ilk etkisini tamamen kaybetmeyebilir.

Bu nedenle özellikle “fonlanıyor”, “birilerinin talimatıyla hareket ediyor”, “şu amaçla bunu yapıyor” gibi kişinin niyetini hedef alan ifadelerde çok daha dikkatli olmak gerekir. Somut delil olmadan böyle iddialarda bulunmak, eleştiriden ziyade zan ve ithama dönüşebilir.

Oysa ilmî bir mesele sakin biçimde anlatıldığında daha az izlenebilir. Fakat az izlenmesi onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Bazen en faydalı söz, yüksek sesle dile getirilen değil; düşünülerek söylenen sözdür. Daha fazla kavgaya değil, daha fazla bilgiye; daha ağır ithamlara değil, daha sağlam delillere ihtiyacımız var. Bir insanın hatasını gösterebiliriz; fakat bunu yaparken onun şahsını tahkir etmek ve yaptığı iyilikleri yok saymak zorunda değiliz.

Aslında hatanın tasnifine göre yapıcı veya yıkıcı dil kullanmak, hepimizin yorumlarıyla fikir beyan ettiği mecralarda izleyicinin(takipçinin) sorumluluğu, analizlerin delile dayanması ile zanna dayanması arasındaki dili ayırt etmek ve maslahat gözetebilecek noktada bulunmayı da bir sonra ki yazımıza bırakırken meseleyi şöyle bağlayalım.

Mesele eleştiri yapıp yapmamak değil; eleştiriyi hangi ahlakla yaptığımızdır. Yanlışları konuşmayan bir toplum sorunlarını büyütür. Fakat herkesin birbirini hedef aldığı bir toplumda da güven ve kardeşlik zedelenir. İhtiyacımız olan şey suskunluk değil, ölçülü konuşmaktır. Delilsiz ithamdan, kişisel saldırıdan ve izlenme uğruna üretilen tartışmalardan uzak durmak gerekir. Çünkü hakikati savunurken hakikatin ahlakını kaybetmemeliyiz. Belki de bütün bu tartışmaların sonunda kendimize şu ölçüyü sormalıyız: Sözümüz hakikati mi büyütüyor, yoksa kendimizi mi?

Selam ve Dua İle…

Fatih Çiçek/TİMETÜRK

Etiketler:
Fatih Çiçek
Fatih Çiçek

Köşe Yazarı