Doğu Karadeniz’in büyüsü bazen dağların sisinde, bazen yaylaların serinliğinde saklıdır. Ama bu coğrafyanın bir de sınırın ötesine taşan bir hikayesi var. Rize ziyaretimin ardından rotamı komşuya, Batum’a çevirdiğimde, aslında aynı denizin iki farklı ruhunu keşfedeceğimi biliyordum. Sınırı geçer geçmez değişen mimari, farklı bir düzen ve Karadeniz’in tanıdık ama bir o kadar da yabancı yüzü karşılıyor sizi. Batum, ilk bakışta modern dokusuyla dikkat çekse de, derinlerine indikçe tarih, sanat ve gündelik yaşamın iç içe geçtiği çok katmanlı bir şehir olarak kendini açıyor.

Bir Aşkın Sessiz Anlatıcısı Ali ve Nino
Batum’un simgesine dönüşen Ali ve Nino Heykeli, sadece estetik bir sanat eseri değil; kökleri derin bir aşk hikâyesine dayanan duygusal bir anlatım olarak karşılıyor bizi. İlhamını, Ali ve Nino aşkından alan farklı dünyalara ait iki gencin imkansız gibi görünen ama vazgeçilmeyen aşkını konu alıyor. Ali, Müslüman bir Azeri genci; Nino ise Hristiyan bir Gürcü prensesi. Aynı coğrafyada büyümüş, aynı sokaklarda yürümüş olsalar da, ait oldukları kültürler, inançlar ve toplumsal değerler onların yollarını sürekli sınar. Aşkları, sadece iki insanın birbirine duyduğu sevgi değil; Doğu ile Batı’nın, gelenek ile modernliğin, inanç ile özgürlüğün kesişim noktasında duran bir mücadelenin örneği. İşte Batum sahilinde her gün tekrar eden o büyüleyici an da tam olarak bunu anlatıyor. İki figür ağır ağır birbirine yaklaşır, bir anlığına birleşir ve sonra yeniden ayrılır. Sonsuz bir döngü…
Tıpkı hikayedeki gibi, kavuşma ile ayrılığın iç içe geçtiği bir kader. Heykelin hareketli yapısı, aşkın durağan değil, zamanla değişen ve sınanan bir duygu olduğunu da simgeliyor. Batum’da gün batımına doğru bu heykelin karşısında durduğunuzda, Karadeniz’in rüzgârı yüzünüze çarparken şunu düşünmeden edemiyorsunuz: Bazı aşklar kavuşmak için değil, anlatılmak için vardır…
Sanatla Kaplı Bir Durak Piazza Meydanı

Biraz ileride, şehrin kalbinin attığı Avrupa Meydanı sizi karşılıyor. Burada zaman biraz daha yavaş akıyor. Kafelerden yükselen müzik, meydanı çevreleyen zarif binalar ve insanların telaşsız adımları, Karadeniz’in kıyısında bir Avrupa şehri hissini güçlü şekilde hissettiriyor. Modern yüzünü keşfetmek isteyenler için Miracle Park adeta açık hava sahnesi gibi. Dönme dolap, kuleler ve sahil boyunca uzanan yürüyüş yolları… Hepsi bir araya geldiğinde Batum’un neden son yıllarda cazibe merkezi haline geldiğini anlamak zor değil.
Şehrin merkezine doğru ilerledikçe sanatla daha derin bir temas başlıyor. Piazza Meydanı, Avrupa’nın en büyük figüratif mermer mozaiklerinden birine ev sahipliği yaparken, aynı zamanda mimarisiyle de göz dolduruyor. Burada oturup etrafı izlemek bile başlı başına bir deneyim. Heykeller şehrin her köşesinde karşınıza çıkıyor. Midia Heykeli, mitolojik göndermeleriyle Batum’un kültürel derinliğine işaret ederken; görkemli tiyatro binaları, sanatın bu şehirde yalnızca bir süs değil, yaşamın bir parçası olduğunu hissettiriyor. Tarihin izini sürmek isteyenler için St. Nicolas Church ise sade ama etkileyici atmosferiyle bir durak noktası. Gürültüden uzak, dingin bir nefes alanı gibi.
Söylemeden geçmek istemiyorum; kültür turlarında rehberleriniz adeta şansınızdır. Benim içinde bu yolculuğu anlamlı kılan, başta tur rehberimiz Ersin Bey olmak üzere Tevfik Bey ve sevgili Anna’nın samimiyeti, bilgisi ve yol göstericiliği oldu. Ve günün finali… Karadeniz’in üzerinde, yunusların suyla dansına eşlik eden bir yat turu. Şehrin ışıkları yavaş yavaş yanarken, Batum bu kez başka bir yüzünü gösteriyor; daha romantik, daha dingin ve biraz da masalsı. Bir günde keşfettiklerim belki Batum’un tamamı değildi, ama bana şunu gösterdi. Bu şehir, Doğu Karadeniz’in hemen ötesinde, tanıdık bir denizin kıyısında, bambaşka bir hikaye anlatıyor. Ve bazen en güzel keşifler, sadece bir sınır kapısı uzağımızda saklı oluyor.
Gülçin Ertunç/TİMETÜRK