I. Panayır Klişeleri ve "Kurtçuklar" Retorik Çetesi
Bu ülkede kendimi bildim bileli Necip Fazıl hakkında belli başlı klişeler üzerinden sistemli bir itibarsızlaştırma yürütülüyor. Özellikle vefatından sonra cesede üşüşen kurtçukların ağzından çıkan birbirinin kopyası laflar: Örtülü ödenek, kumar, para, kadın, bla bla bla… Bunlar asil bir tonda da yapılmaz; adi bir bağımlının kendi torbacısına dert yanması kıvamındaki sayıklamalardan ibarettir.
Bugüne kadar ayak takımını, kendini şu veya bu sebeple "sol" diye gösterip birkaç dövme ve alkol ile ideolojik pozisyon koruduğunu sanan gariban cahil cühela güruhunu mazur görebiliyordum. Ancak kendini dâhi, âlim ve okumuş gören etiketli tiplerin; kendi kıskançlıklarını, kibirlerini ve iptidai zevklerini tatmin etmek adına, Olimpos zirvesinde oturan tanrıcıklar gibi dağın eteklerindeki çamurda debelenip saçmalıktan ibaret klişeler savurmasını anlamıyorum.
Necip Fazıl kimdir, hangi noktadan ve ne amaçla konuşulur, hangi metotla ele alınmalıdır derdinden habersiz bu tipler hakkında —son derece hevessizce— birkaç şey söylemem gerekti. Bu "okumuş" zevata göre güya Necip Fazıl rövanşisttir; "iyi şairdir ama sadece Türkçeye hâkim olduğu için iyi şairdir", şairliği ve edebiyatçılığı ile İslam’ı romantize etmiştir...
Onların zihnindeki "rövanşizm", “Sen benim saçımı çektin, ben de seninkini çekeceğim” mantığından öteye geçmeyen bir mahalle karısı duygusundan ibarettir. Şiir, kelimeleri kafiye açısından uyumlu hâle getirme zanaatı; edebiyat ise süslü cümleler kurma çabasıdır... Rövanşizm ile Lahey Adalet Divanı arasındaki derin ilişkiyi, sosyoloji ile insan psikolojisi arasındaki bağları bilmeyen; Şair’in peygamberlik müessesesiyle olan iltisakını kavrayamayan, kolektif şuuraltı ile edebiyat arasındaki inceliğe dair en ufak bir fikri imajı olmayan adamlara ne anlatılabilir?.. Ve bunları anlayamayan insanın din gibi inceler incesi bir meseleden ne anlaması beklenebilir?
Hiç derin meselelere girmeden söyleyeyim: İslam, yüksek idraklilerin inceliklerine erebileceği bir dindir. Ruhta inceldikçe dilin alegoriye ve benzetmelere başvurmasının niçinine kafa patlatmış insanların anlayabileceği bir keyfiyettir. Semboller ise en azından C. G. Jung gibi psikologların eşiğine varabileceği bir meseledir. Nitekim Jung, Dostoyevski için, “Onun romanlarında bulduğu prensipleri psikoloji ancak o kadar yol kat ettikten sonra bulabilmiştir” der. Ama “Edebiyat işte ya, boş işler...” sığlığında olanların kavrayamayacağı bir hakikattir bu. Shakespeare’in İngilizler için neden hayati olduğunu bilmeden “E abi altı üstü süslü cümleler” diyenler panayırında Necip Fazıl’a dair üretilen klişeler de bundan farksızdır.
“Bir yamyam kabilesinden dehâ çıkmaz, çıksa ne olur!” diyen sanatçıya verilecek en kestirme yanıt, Mustafa Öztürk’ün Necip Fazıl’a yaklaşımını göstermektir.
II. Bir Zihniyet Tespiti ve Sifon Analojisi
Klozette, berrak suyun ortasında katı bir odun dalı gibi yüzen bir pislikle karşılaştığınızda yapabileceğiniz tek bir şey vardır: Sifona basmak. Onu parçalara ayırmak yaydığı kokuyu azaltmaz; en küçük çapta bile olsa o mide bulandırıcı manzaradan sizi kurtarmaz.
İşte bu yazıyı, son derece isteksizce ama tam anlamıyla o sifona basma eylemi olarak kabul edebilirsiniz.
Peki, hakkında neredeyse hiçbir detaylı malumata sahip olmadığım, bugüne kadar tek bir yazısını dahi okumadığım, hiçbir kitabına göz atmadığım bir adam hakkında yazı kaleme almak ne anlam ifade eder? Yalnızca birkaç televizyon programına ve kendisi hakkında çekilmiş birkaç YouTube videosuna maruz kalmış birinin bu isteksizliği nedendir?
Çünkü mesele sadece detaylı malumat sahibi olmak değildir. Bütün teferruatı bir arada tutan temel zihniyet ve anlayış tespit edildikten sonra, her bir konunun o süzgeçten geçirilerek nasıl ele alınacağını kestirmek hiç de zor olmasa gerek.
Mustafa Öztürk’e gelirsek; onda bir zihniyet tespiti yapmaya kalkıştığınızda, mahallede dedikodu biriktiren bir teyzenin bakış açısıyla karşılaşırsınız. Hiçbir meseleye derinden vakıf olamayan, yüzeysel ilişkiler kurarak birçok konuyu kendisiyle birlikte konuşulamaz hâle getiren ve son derece aceleci sonuçlara varan bir mizaç görürsünüz.
III. Felsefi Sığlık ve "Karikatür" Karakter
Normalde niyetim; zaman felsefesi, sembolizm, ontoloji ve hermenötik üzerinden kendisine derin bir eleştiri getirmekti. Fakat adamın cennet, cehennem ve Arap kültürü üzerinden binlerce yıllık birikime karşı duruşunu görünce —gerek üslup gerekse derinlik olarak— felsefi bir heves kalmıyor insanda. Temel fıkrasından fırlamış bir karakterle ciddi bir tezi tartışmak zorunda kaldığımı anladığım an şu soruyla baş başa kaldım: Bu adamı hangi yönüyle ele almalı, gerçekten ele alınacak bir yönü var mı? Nitekim bir konsept ve zihniyet derinliğinden ziyade bir mizah figürünü androidleştiren bu seviyedeki bir üsluba felsefi bir metinle cevap vermek, o sığlığa hak etmediği bir "akademik paye" vermek olacaktı.
Yine de iyi niyetimizin bize attığı bir kazık olarak kabul edelim: Mustafa Öztürk, çağımızda İslami bir dünya görüşünün gerekliliğini hissediyor ve buna kendince bir çözüm getirmeye çalışıyor olsun. Konuşmalarında buna dair cılız ipuçları bulunabilir. Peki, bunu hissettiği hâlde tarihselcilik gibi iptidai bir fikre saplanıp, üstelik bunu dış yüzünden kavrayıp Müslümanlara üstten bakmanın bir manivelası yapmasındaki o büyük komikliği nasıl görmez?
Eğer yeni bir dünya görüşünün acısını ve ıstırabını gerçekten duysaydı, Necip Fazıl’ı bu kadar sığ ve sitemkâr bir seviyede ele alabilir miydi? İşte bu yüzden kendisine en ufak bir iyi niyet gösteremiyoruz.
IV. Kahvehane Dedikodusu vs. Remz Şahsiyet
Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle Necip Fazıl; “İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını, hakikatin hakikatine nispetle heykelleştiren adam, bir remz şahsiyettir.”
Şimdi bu devasa hakikatin karşısına geçip; “İşte örtülü ödenek abi, işte kumar abi, işte samimi değil abi, en yakın arkadaşları namaz kılmadığını söylüyor abi, bak ben ne büyük fikirciyim abbe!” sığlığıyla dikilmenin ne kadar aşağılıkça ve samimiyetten uzak olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Ne okudun bu adamdan ve nasıl okudun? Kulaktan dolma birkaç magazinel dedikodudan başka elinde ne var?

Öztürk’ün bu satırları yazmama vesile olan asıl öfkesi de burada düğümleniyor. Öztürk’e göre Necip Fazıl; kelimeleri eğip büken bir retorikçiden, romantik bir edebiyatçıdan ibaret, basit ama tehlikeli bir figürdür. Özellikle Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları kitabında yazılanları kendi iç dünyasındaki kahramanlara yapılmış büyük bir saldırı olarak algılamakta; Üstat’ı “Siyasal İslamcılar”ın fikir babası sayıp, “Onun kellesini alırsam herkesten intikamımı almış olurum” edasıyla ucuz bir kahramanlığa soyunmaktadır.
V. Savaş Kaçkınlığı, Bayat Fikirler ve Ahlaki Evrim İllüzyonu
Bu nefretin arkasına gizlediği tarihselciliğe gelince... O da doktorun neşterinden korkan ve yanağa kondurulan bir buseyle kanserli hastalığı iyileştireceğini sanan pasif bir romantizmden ibarettir. Bu tutum; sahada savaşı kaybettiği için savaşın ve mevzilerin kendisini anlamsız ilan eden bir "savaş kaçkını" modelidir. Hakikatten ve sorumluluktan kaçışın üstünü örten estetik bir fikri paravandır; kısacası pasif bir hümanizm bestelemeye çalışmaktadır.
Oysa Avrupa fikir hayatına bakıldığında bunlar çoktan aşılmış, ıskartaya çıkarılmış son derece demode fikirlerdir. “Modası geçmiş kalıplardan çıkamayanlara geri diyoruz” der Necip Fazıl. Peki her modada ilerici bir pozisyon seçtiğine inanan, modası geçince yeni moda akımında kendini yine ilerici gören adama ne denir? Ona da Mustafa Öztürk denir. Türkiye'de hâlâ alıcı buluyor olması; toplumun fikir hareketlerine yabancılığından ve öfkeli kesimlerin mevcut iktidarda gördükleri sorunlar karşısında, “Gelişimimizi İslam engelliyor, Batılılaşırsak ilerleriz” şeklindeki o bayat kabulün izlerini hâlâ canlı tutmasından ibarettir.
Öztürk’ün ahlaki evrim temalı muğlak tarihselciliği, peygamberliğin ne olduğuna dair en ufak bir fikir ve imaja dahi sahip olmamasından ileri gelmektedir. Kendisi, bu evrimci-ilerlemeci sığ tarihselciliğin II. Dünya Savaşı’nda, Gazze soykırımında ve daha pek çok tarihsel kırılmada nasıl korkunç bir felsefi sarsıntı geçirdiğinden habersizdir. Bir insanın bu fikirleri haysiyetle savunabilmesi için; bütün devirlerin muhasebesini tecrit terleri dökerek ve derin fikre sarkarak vermesi gerekirdi. Oysa Öztürk, eğreti birkaç analojik bağlantıyla tümevarıma girişmekte, ama günümüz felsefesinde tümevarımın içine düştüğü o devasa çelişkiler yumağını aşması gerektiğini bile görememektedir.
Tarihi devirleri —doğruluğu yanlışlığı bir tarafa— Karl Marx veya G. W. F. Hegel gibi felsefi bir haysiyetle ele almasını beklerken; öfkesine malzeme ettiği ve pratik hayattan seçmece bulduğu birkaç Arap hikayesinden ibaret düşüncelerini ciddiye almak için ne kadar alçalmam gerektiğini varın siz hayal edin!
VI. Algo-Teoloji ve Cıvıklıkla Maskelenen Hezimet
Tanrı’yı isim ve sıfatlarından tecrit edip "özünü" bulmak adına tüm isim ve sıfatların insani tanımlamalar olduğunu ileri süren bu sığlık; bu fikri en azından bir Henri Bergson kadar olsun derinleştiremeyip işi "çip" gibi, "enerji" gibi panteist artığı birkaç sığ cümleye indirgemekte, insan-Tanrı ilişkisini ise adeta algoritma-insan ilişkisine çevirmektedir. Bu komiklik karşısında kendisine cevap vermenin ne kadar büyük bir zul olduğunu sezebiliyorsunuzdur. Peygamber ahlakının —hâşâ— elinde teknolojik birkaç oyuncak tutan günümüz insanı karşısında daha "ilkel" kaldığını ahlaki evrim fikriyle ispatlamaya çalışan bir karikatür tip için çok da çabalamamak gerekir.
Öztürk, Necip Fazıl’ın kendi zihnindeki kahramanlar hakkındaki değerlendirmelerini birer tespit olarak görmekte zorlanmakta, bunları doğrudan birer hakaret saymaktadır. Bir komedyene “komik adam” denmesini edepsizce bulmanın asıl edepsizlik olduğunu göremeyen garip bir edep anlayışı sergilemektedir. Şahsiyeti günden güne dibe batan birine “çukur adam” denmesini hakaret kabul etmek ya da bir karikatürü “insanı çirkinleştiriyor” diye eleştirmek, sanatın ve mizahın mahiyetine ne kadar fersah fersah uzak olunduğunun tipik bir göstergesidir.
Bir dönem kendisinin de kapıldığı ancak bugün yanlış olduğunu düşündüğü pek çok şeyi sıralarken; bugün savunduğu fikirlerin de 10 yıl sonra tam tersi bir noktaya evrilmeyeceğinin garantisini verememektedir. Nitekim fıkhın kendi dönemi içinde çözümler ürettiği, günümüz içinse artık zaman dışı birer şablona dönüştüğü iddiasıyla, aslında kendi bastığı zemini de kendi eliyle ayaklarının altından çekmektedir.
Dilerseniz, Necip Fazıl konusundaki öfkesine paravan yaptığı fikirleriyle nasıl bir “fikri aklayıcı”ya dönüştüğünü birlikte görelim. Sözü fazla uzatmayacağım; sadece Necip Fazıl’ın tek bir cümlesinin derinliğini kendi açımdan nerelere kadar götürülebileceğini inceleyelim. Şiirinden bir mısra: “Perdeler, hep perdeler...”
Bu mısranın dil açısından abstract (soyut) kelimesi arasındaki ilişkisine girmeden, Doğu-Batı arasındaki muhasebeden tutun mimarideki fikir hareketlerinin serancamına kadar geniş bir okuma yapabilirsiniz. Gotik, Romanesk, Barok, Rokoko gibi tarzlar ile bu tarzların içinde neşet ettiği görüşleri hesaba çekeceğiniz çapta geniş bir muhasebeye nasıl zemin hazırladığını görür; bununla kalmayıp zihin psikolojisinden tutun sosyolojiye kadar ne şekilde kıvrılışlara gebe bir mısra olduğunu anlarsınız.
Bu meseleyi biraz açmak için Mimar Cevat Ülger’in bir yazısına ve Roger Garaudy’nin mimari hakkındaki fikirlerine göz atmak yeterli olacaktır. Mimar Cevat Ülger, abstract kavramını işledikten sonra şunları ekler:
“Resim ve heykel gibi biçim sanatlarında Avrupa pek rahat etmiş, fakat mimaride biraz zorlanmıştı. Mimarinin onlar kadar tabiatı rahatça aktarmanın tatbikat yolu yoktu. Mimarinin otomatikman ABSTREYE giden bir kurtuluş mecburiyeti vardı. Fakat Avrupa bu şartlar içinde dahi ne yapmış yapmış, kendi anlayışı içindeki tabiatı mimariye de sokmuştu. Sütunları yük taşıyan insan heykelleri, hiç olmazsa başlıkları defne yaprakları, kemerleri eğik dallar, salyangoz şeklinde yaparak sanat anlayışını mimari ile de birleştirmişti. Avrupa mimarlığının en muvaffak devri olarak kabul edilen Gotik’te dahi en küçük köşelere kadar, alabildiğine natüralist işlenmiş aziz heykelleri sokulmuştu.”
Şimdi de Garaudy’nin Sosyalizm ve İslamiyet (İslam’ın Vaat Ettikleri) isimli kitabındaki "Derin Birliği Olan Bir Sanat" ve "Görünmeyeni Görünür Duruma Getirmek" başlıklı bölümlerine bakalım. Garaudy, "Derin Birliği Olan Bir Sanat" başlıklı yazısında İslam’da resim, heykel ve belli başlı sanatlardaki yasaklara dair hikmetleri anlattıktan sonra şöyle der:
“Tanrı’nın ululuğunun bu biçimdeki kavramı, İslam sanatlarına özgü olan soyutluğa (abstraksiyon) götürür. Cami denen şu taştan dua, bütün İslam sanatlarının birleşme noktasıdır. Bütün sanatlar camiye götürürler ve cami de insanı duaya götürür. Demek ki bu sanatın ilk özelliği bugünün dilinde «fonksiyonalizm» denen şeydir.”
Ardından "Görünmeyeni Görünür Duruma Getirmek" başlıklı kısımda; İstanbul’un taştan muhteşem bir ilahisi olan Süleymaniye’yi anlatarak, Avrupa’da abstract kelimesinin İslam diyarlarında ne şekilde evrildiğini ve vücut bulduğunu, 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da ortaya çıkan birleştirme fikrinin mimaride Süleymaniye ile çok önceden nasıl tecelli ettiğini vurgular.
O zaman Necip Fazıl’ın nesrini bir kenara koyarak ne tür bir yükseklikte konuştuğunu belirtmek ve ona muhatap olmak için ne tür şartlar gerektiğini kavrayacakların hazzına küçük bir ipucu bırakarak bitirelim:
Perdeler, hep perdeler...
Her yerde, her yerdeler.
Pencerede, kapıda,
Geçitte, kemerdeler...
Perdeler, hep perdeler...
Son söz yine ondan:
“Demek ki, bir müddet sonra şikâyete de sebep kalmayacak; ve fikir, ahlâk, iman sözlerinin belirtebileceği hiçbir kıyas hükmüne, hatıra kabilinden olsun yer bulunmayacaktır… Bugün fikri hapishaneye atanların dölleri, yarın onu tımarhaneye atacaklardır.”