Bugüne kadar biz insan bedenindeki herhangi bir organın anayasa tarafından koruma altına alındığına dair bir prensip okuduk mu? "Böbreklerin taş üretme hakkı elinden alınamaz, silah zoru ile değiştirilemez, hatta teklif dahi edilemez" gibi bir prensip; veya sosyal devlet anlayışı gereği kalp gibi kritik bir organın atım sayısının anayasa tarafından korunduğu ve herhangi bir şekilde 60-100 dışına atmaya zorlanmaması şeklinde bir anayasa prensibi... Hatta biraz daha uç noktalara taşıyıp "gözün hakkı üçtür" gibi veya toprak kanununa göre derinin imara konu olacak bir mesele olduğu gibi… Bunları hiç duymadık. Belki de olmalıydı! Belki de bu organların değeri, Eminönü pazarcılarından aldığımız "Cuggi" marka bir tişört kadar değerli görülmediği şartlarda yaşıyor olmamızdandır. Yoksa kılık kıyafet kanununda bir yer edinmeyi hak edebilirdi. Ama 2021 yılına geldiğimizde ilginç bir olay gerçekleşiyor; hem de Şili’de.
2021 yılında şöyle bir anayasa prensibi görüyoruz. Nerede? Şili Anayasası'nda. Anayasa prensibi şu:
"Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanların hizmetinde olacaktır; yaşamı, fiziksel ve psikolojik bütünlüğü koruyacaktır. Kanun, özellikle beyin faaliyetleri ve bunlardan elde edilen bilgilerin korunmasına ilişkin kuralları düzenleyecektir."
Ardından bu anayasa ilkesinin altını doldurmak için bir yasa tasarısı sunuldu. Maddeler şöyle:
Madde 1.- Bu kanunun amacı, nöro-teknolojilerin gelişimi karşısında beyin aktivitesini ve bu aktiviteden elde edilen bilgiyi koruyarak kişilerin fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü güvence altına almaktır.
Madde 2.- Bu kanunun uygulanmasında aşağıdakiler esas alınır:
• a) Nöronal Veri: Kişilerin beyin aktivitesinden elde edilen ve ticarileştirilmeye veya özel mülkiyete konu edilemeyen bilgidir.
• b) Nöro-teknoloji: Sinir sistemi aktivitesini kaydetmeye, ölçmeye, analiz etmeye, manipüle etmeye veya değiştirmeye yarayan cihaz, enstrüman veya araçların bütünüdür.
Madde 3.- Kişinin veya yasal temsilcisinin özgür, önceden alınmış ve bilgilendirilmiş rızası olmadan beyin aktivitesine yönelik her türlü müdahale veya manipülasyon yasaktır.
İşte tam burada "bir durmalıyım" dedim kendime. Çünkü binbir soru beynime üşüşmeye başladı. İlk yazılarımda yaşadığım bazı hallere şahitsiniz! Burada doğan binbir soruyu burada keserek işi şu noktada ele almak istiyorum: Dünya, "doğru olan ile kolay olan arasında tercih yapma çağına" giriyor. Birkaç yıl sonra cümle, "dünya kolay olanı doğru kabul etme çağına giriyor" şeklini alıyor. Birkaç yıl sonrasında ise cümle, "dünya doğrunun olmadığı kolayların zorluğu çağına giriyor" şekline evriliyor.
İşte bizim meselemiz, kolayın içindeki zoru kurcalama meselesi. Bir dönem nezaketin kolay oluşuna karşılık, günümüzde nezaketin gay kulübü üyesi oluşunun bir deliline dönüştüğü bu çağda, doğru olanın insan doğasından uzağa fırlatıldığını mı iddia edeceğiz? İşte "iyilikten maraz doğar" lafları... Bir delinin o.urmasına denk bu tür fikirleri bir kenara atıp, kendimizi kalabalığın kalıplarının kurtarıcı gemisine mi bırakalım? Neyse! Varsın doğrunun olmadığı kolaylıklar çağında biz, doğru denen hayaleti; k.çı açıkta, ormanda yaprak karaborsasında önüne koymak için bulabildiği 3 yapraklı yoncanın yaprakları ile "seviyor-sevmiyor" diyen bir avcı komikliğinde arayalım. Bunun ne zor bir şey olduğunun farkındayım. Bunları gecenin bu saatinde yazarken, zamanın —kendim için— son noktasının ilk başladığı noktada var olup olmadığı gibi çetin bir muhasebenin içinde buluyorum. Ve yine bilinmeyenin tacizi altında kalıyorum.
ŞEYTANİ SES: Kelimeler, kelimeler, kelimeler... Biten bir aşk için duyguları hareket ettirecek hangi kelime var heybenizde? Boynuna takacağı ip önünde huşu ile duran bir ölünün hayata çağrısını iletecek hangi cümleleriniz var? Kurtçukların kemirdiği sözlüklerinizde hangi şekiller anlatabilir annesinin gözyaşlarında boğulma zevkine doymayan bir evladın kalbinin ritimlerini? Karlı bir gecede karısının mezarı başında, gözlerini toprağına mıhlamış bekleyen acılı bir çift gözün ağzından çıkan hangi kelimeniz diriltebilir toprak altındaki ufalanmış kemikleri?
Sevdiği kadın için 80 yıl beklemiş; iki büklüm, dişleri sökülmüş, derisi dökülmüş, dili dönmez rezil aşığın, mezarına uzanır gibi uzandığı soğuk yatağında, "Şu yaştayım ama ölmeyen tek şey rezil kalbim" sözü onun yaşadığı hayatın tek bir saniyesini anlamlı kılabilir mi? Sadece yaşayanlara çağrı ile dolu kitaplarınızda ölüler için sineye merhem olacak bir kelimeniz var mı? Dünyanın en tepesindeki seslerin ağzından dökülüp, dağın eteklerindeki çamura bulanmış kelimelerinizle mi tercüme edeceksiniz ruhunuzun iniltilerini?
Evet, buldum: Ruhun iniltileri! Bu bir ipucu olarak kalsın diğer yazılarda deşilmek üzere. Biz anayasa kısmına geçelim. İnsan beyninin adeta bir KVKK kapsamına, bir veri koruma mevzuatına alınması gibi ilk bakışta mizaha konu olabilecek bir hadise gibi duran bu büyük olaya bazı sorular ve eleştiriler yöneltelim. Her ne kadar yasa metinlerinde bu durum "özgür iradenin ve zihinsel bütünlüğün korunması hakkı" olarak makyajlansa da, burada kanun sadece tefessüh etmiş bir düzeni örtmeye yarayan süslü bir paravandan ibarettir. Oysa nöro-teknolojik kırılmanın tam merkezinde duran şey, artık bir "özgür irade" meselesi bile değildir. Çünkü algoritmanın, nöronal sinyali daha zihin seviyesinde doğmadan yakalayıp yönlendirebildiği bir vasatta, "özgür seçim" kavramı kadük kalır. Dolayısıyla yasa, gerçek bir varlığı korumamakta; aksine, varlığı çoktan şüpheli hale gelmiş bir özgür irade illüzyonunu yapay olarak yaşatmaya ve topluma vehmettirmeye çalışmaktadır. Peki, iktidarlar neden böyle absürt bir tiyatroya ihtiyaç duyar? Çünkü mevcut yasa; yükselen teknolojik ve algoritmik paradigma karşısında kendi tarihsel bütünlüğünü, meşruiyetini ve otoritesini korumak zorunda kalan geleneksel iktidarın son çırpınışıdır. İktidar, bir güç illüzyonu üreterek kendisine sahte bir "sorumluluk alanı" inşa etmekte ve bu sayede varlığını meşrulaştırmaktadır. Şayet insan beyninin hacklenebilir, manipüle edilebilir ve dışarıdan kodlanabilir bir nesne olduğu resmen kabul edilirse; ceza hukuku, mülkiyet hukuku, demokrasi ve vergilendirme sistemleri bir gecede kağıttan bir kule gibi çöker. Çöküşü engellemenin tek yolu, insanın "kendi eylemlerinden sorumlu, özgür iradeli bir aktör" olduğu masalını kanun maddeleriyle tahkim etmektir. Yani yapılan şey, modern toplumsal sözleşmenin üzerine kurulduğu o kutsal "sorumlu birey" kurgusunu, laboratuvar ortamında ne pahasına olursa olsun ayakta tutma çabasıdır. Burada insanı ürperten asıl soru şudur: Teknolojik gerçekliğin bireyin özerkliğini buharlaştırdığı, yasaların ise sadece içi boş bir özgürlük illüzyonunu beklediği bu yeni çağda; iktidarların "iktidar olma" ve hayatta kalma iddialarının yeterli, geçerli ve meşru sebepleri ne olabilir? Eğer devleti var eden şey artık insanı ve onun iradesini korumak değil de, sadece biyolojik bir veriler toplamını kategorize edip yönetmekse; iktidar dediğimiz şey, insan fıtratına tamamen yabancılaşmış devasa bir kontrol makinesinden başka neye dönüşmektedir?
Buraya kadar okuduysanız insanlığın en derinlerinde sizinle müşterek kabul edeceğim o noktaya iman ederek şu soruyu bırakıyorum: “Allah dünyamızdan çekildi” mi sahiden?