Kuveytli düşünür Abdullah Fehd Nefisi ve Suriye asıllı Züheyr Salim ve birçokları Şiiliğin sürekli kabuk değiştirdiğini, kümülatif bir süreç kazandığını söylüyorlar. Bu sayılan isimler ve benzerleri İran'ın Müslüman bir ülkeye benzemediğini söylüyorlar. Ne saza ne söze geliyorlar! Bazen de Selefiler ile Şiiler arasında bu yönde polemikler yaşanıyor. Kimi Şiiler tekfir ve terörün Sakife (Beni Saide) kuruluğu kaynaklı olduğunu savunuyor. Sakife karanlığında demlendiğini, günümüze yansıdığını ileri sürüyor. Bu tür Şii kesimler kendilerine yakıştırmadan tekfiri ve tekfirciliği tarihin derinliklerine doğru uzatıyor ve taşıyorlar. Mısırlı Selefilerden ve Nasirüddin Elbani'nin talebelerinden olan Ebu İshak el Huveyni ise Şiiliğin İslam'ı aşan bir yönü olduğunu veya İslam'dan ayrı-gayrı bir din telakki edilmesi gerektiğini söylemiştir. Buna mukabil Fehmi Huveydi gibi Mısırlı yazarlar dini meseleleri siyasallaştırarak veya ideolojik hale getirerek Şii düşünceyi temize çekiyor ve aklıyorlar. Fehmi Huveydi şimdi sahada topu topuna iki mezhebin veya dinin kaldığını birisinin direniş ekseni ötekisinin ise işbirlikçi eksen olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler Hamaney'in vefatından bir süre önce dile getirdiği Yezid cephesi ve Hüseyin cephesi değerlendirmesine hatırlatmıyor mu? Pekala hatırlatıyor!
Bir hac mevsimi polemikleri sırasında Suudi Arabistan Baş Müftüsü Şeyh Abdulziz Al-i Şeyh İranlı yetkililerin Mecusi çocukları ve kalıntıları olduklarını söylemişti. Hac mevsimi dolayısıyla yükselen tansiyonda İranlı hacılar nedeniyle İranlı yetkililer ile Suudi Arabistan yönetimi karşı karşıya geliyor ve bu iklimde dini suçlamalar gırla gidiyordu.
Hamaney, geçmişte hac mevsiminde Suudi Arabistan yönetiminin sergilediği
davranışları takbih etmiş ve bunun üzerine karşılıklı sataşmalar nüksetmişti. Krallığın Baş Müftüsü Abdülaziz Şeyh'ten sert bir tepki geldi. Şeyh, İran Dini Rehberi Ali Hameney'i "İslam'a husumet beslemekle" ve Sünni mezhebine karşı düşmanca bir tutum sergilemekle suçlayarak şunları söyledi: "Anlamamız gereken şey şu ki, bu insanlar Müslüman değil; onlar Mecusilerin soyundan geliyorlar ve onların kalıntıları hükmündedirler. Müslümanlara, özellikle Sünnilere karşı düşmanlıkları kadimdir." Bunun üzerine Cevad Zarif dile gelmiş ve ‘siz veya biz aynı dine mensup olamayız’ diyerek tekfirci bir yaklaşım sergilemiştir. Elbette bu karşılıklı grift suçlamaların içinden sıyrılmak kolay değil.
Abdullah Bin Ömer tarikiyle gelen bir hadiste Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sallam) şöyle buyurmaktadır: “Kim kardeşine, ‘Ey kâfir!’ derse, yani ona kâfir diye hitap ederse, onlardan biri bu sıfatı iktisap etmiş ve üzerine almış olur.” Yani, bu ifade onlardan biri üzerine yansımış olur. Eğer bu sıfatla anılan kişi
kâfir ise söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde söyleyene raci olur. Tekfir ağır bir ithamdır. Netleşmeden kimse hakkında bu tür bir yakıştırma yapılmamalıdır.
ABD-İsrail saldırıları üzerinde Körfez ülkeleri ile İran arasındaki gerilim yeniden tırmandı. Trump Körfez liderlerinin hatırına saldırıya geçmediğini söylerken İran ABD ile İsrail’i Arapların kışkırttığını iddia etmektedir.
Cevat Zarif Amerikan ve İsrail saldırıları karşısında Sünni kampı ve
bilhassa Körfez ülkelerini suçluyor. Elbette Körfez ülkelerinde BAE gibi İsrail ve
Hindistan'ın fedaisi ülkeler var. Bununla birlikte Suudi Arabistan eski istihbarat
Şefi Türki Faysal'ın ifadesiyle İsrail Arapları İran ile savaştırmak istiyor. Kışkırtmalarda bulunuyor. İran da yangın üzerine benzinle gidiyor. Yani sağdan veya soldan Körfez'i bu savaşa sürüklemek istiyorlar. Şimdiye kadar emellerine
ulaşamadılar.
Merkezi Doha'da bulunan Dünya Müslüman Alimler Birliği'nin Genel Sekreteri
Ali Muhyiddin Karadağı el Kuds el Arabi gazetesine yaptığı açıklamada ‘bazı kimselerin duygusal zeminden İran'a karşı Siyonistleri desteklemesi tehlikelidir;
bu büyük bir hatadır. İran'ın Körfez'de ve başka yerlerde Müslümanlara yönelik
saldırılarını desteklemek de yanlıştır.” demiştir. Zarif ise tek yanlı olarak Arapları
suçlamaktadır. İran’a göre Araplar günah keçisidir.
Mustafa Özcan/TİMETÜRK