Yazın gelişiyle birlikte doğaya duyduğumuz özlem, hepimizi şehirden kaçıp nefes alabileceğimiz alanlara yönlendiriyor. Betonlaşmanın giderek arttığı İstanbul’da bu kaçış her zaman kolay olmasa da, özellikle Anadolu Yakası bu anlamda hala umut verici güzellikler sunuyor. Geçtiğimiz hafta sonu rotamı Beykoz’a çevirdim ve günün sonunda bir kez daha anladım ki; doğayla temas etmek, insan ruhuna iyi gelen en güçlü ilaçlardan biri.
Boğaz’ın Zarafeti Küçüksu Kasrı

Güne, Boğaz’ın kıyısında yer alan Küçüksu Mesiresi’nde başladık. Pazar kahvaltısının en keyifli hali, ağaçların gölgesinde, kuş sesleri eşliğinde yapılanıdır derler; gerçekten de öyle. Şehrin gürültüsünden uzak, doğanın dinginliği içinde yapılan bu kahvaltı, güne huzurlu bir başlangıç yapmamızı sağladı. Yeşilin her tonunun gözlerimizi dinlendirdiği bu ortamda zaman adeta yavaşlıyor. Kahvaltının ardından gözümüzü hemen karşıda tüm zarafetiyle yükselen Küçüksu Kasrı’na çevirdik. Osmanlı döneminin ince estetik anlayışını yansıtan bu yapı, Boğaz kıyısında adeta geçmişten günümüze bir köprü kuruyor. Müzekart ile ziyaret edilebilen kasır, sadece mimarisiyle değil, bulunduğu konumla da büyüleyici bir atmosfer sunuyor. İç mekânlarda dolaşırken tarihin izlerini hissetmek, insanı kısa süreli de olsa başka bir zamana götürüyor. Kasır ziyaretinin ardından sahil boyunca yaptığımız yürüyüş ise günün en keyifli anlarından biriydi. Boğaz’dan gelen hafif esinti, denizin tuzlu kokusu ve kıyıda ağlarını atan balıkçıların dingin görüntüsü… Tüm bu detaylar İstanbul’un hala yaşanabilir yanlarını hatırlatıyor. Sahilde içilen bir fincan kahve bile burada bambaşka bir anlam kazanıyor.
Tarihle Göz Göze Anadolu Hisarı

Karşımızda tüm ihtişamıyla yükselen Anadolu Hisarı ise bu manzaranın tarihi tamamlayıcısı niteliğinde. Yaz aylarında çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapan hisar, geçmiş ile bugünü bir araya getiren önemli noktalardan biri. Boğaz’ın iki yakası arasında kurduğu görsel bağ, İstanbul’un eşsiz kimliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Günün ilerleyen saatlerinde rotamızı Çubuklu Siloları’na çevirdik. Bir zamanlar endüstriyel bir yapı olan bu alanın, günümüzde sanat ve sosyal etkinliklerle yeniden hayat bulması gerçekten sevindirici. Şehre kazandırılan bu tür dönüşüm projeleri, İstanbul’un kültürel zenginliğine önemli katkılar sağlıyor. Eski ile yeninin bu kadar uyumlu bir şekilde bir araya gelmesi, kent yaşamına umut katıyor.

Beykoz’daki günümüzü, manevi bir durakla noktalamak istedik: Yuşa Hazretleri.
Biraz zahmetli bir yolculuk gerektirse de, ulaşıldığında hissedilen huzur her şeye değiyor. Ağaçlar arasında yükselen bu kutsal mekan, sadece bir ziyaret noktası değil, aynı zamanda bir içsel yolculuk alanı. Şehrin karmaşasından uzaklaşıp kendinizle baş başa kalabileceğiniz nadir yerlerden biri. Ruhumuzu maneviyatla arındırmak günün sonunda ayrı bir huzur verdi doğrusu.
Genç Bir Sanatçının İzinde “RAHVAN”

Bu haftaki yazımı tamamlamadan önce sizlere sanat dünyasından da özel bir öneri sunmak istiyorum. Genç fotoğraf sanatçısı Okan Cihangir’in ilk kişisel sergisi “RAHVAN”, Fotoğrafevi’nde sanatseverlerle buluşuyor. Belgesel fotoğrafçılığı kurgusal portrelerle harmanlayan sergi, geleneksel ile çağdaş arasındaki dengeyi güçlü bir görsel anlatımla ele alıyor. Proje, İzmir Selçuk’ta at yetiştiricisi ve eğitmeni Johanna Picker’ın yaşamına odaklanıyor. İnsan ile at arasındaki bağ; bakım, temas ve uzun soluklu sadakat üzerinden etkileyici bir şekilde aktarılıyor. Küratörlüğünü Ilgın Başoğlu’nun üstlendiği sergi, izleyiciyi sadece bir görsel deneyime değil, aynı zamanda duygusal bir yolculuğa davet ediyor. 13 Haziran – 27 Haziran 2026 tarihleri arasında Fotoğrafevi Cihangir’de ziyaret edilebilecek olan “RAHVAN”, özellikle fotoğraf ve hikâye anlatımıyla ilgilenenler için kaçırılmaması gereken bir sergi.
Güzel rotalarda ve sanatla yolumuz daima aydınlık olsun…
Gülçin Ertunç/TİMETÜRK