Ortadoğu'daki yangın, aylardır aynı boğazda düğümleniyordu: Hürmüz. Ne tanklar, ne füzeler ne de hava harekâtları bu düğümü çözebildi. Çözümü masaya koyan, paradoksal biçimde, en çok sıkıştırılan taraf oldu: İran. Tahran, ABD'nin teklifine karşılık öyle bir paket sundu ki, bu artık klasik bir “ateşkes” değil; savaşın yapısını kökünden değiştirecek, kalıcı bir yeni düzen taslağıydı.
İran'ın 10 maddelik hamlesinin özü şuydu: “Savaş bitsin ama eski kurallara dönmeyelim.”
Tahran, masaya net şartlar koydu: Kendisine bir daha saldırmayacağına dair uluslararası garanti, savaşın kesin ve nihai olarak sona ermesi, İsrail'in Lübnan'daki operasyonlarının durdurulması, ABD'nin tüm yaptırımlarının kaldırılması ve bölgesel müttefiklerine yönelik baskının bitirilmesi. Bunlar, tek tek değil, bir bütün olarak sunuldu. İran, “Biz sadece hayatta kalmak istemiyoruz; bundan sonra oyunun kurallarını da belirlemek istiyoruz” diyordu.
Ama asıl bomba, Hürmüz üzerinden patladı.
İran, boğazı “yeniden açma” vaadini masanın merkezine koydu. Ancak bu, eski haline dönmekten ibaret değildi. Yeni formül şuydu: Her gemiden geçiş ücreti alınacak, elde edilen gelir Umman'la (yani fiilen Trump'ın ABD'siyle) paylaşılacak, güvenli geçiş kurallarını İran belirleyecek ve bu paralar “tazminat” değil, “yeniden inşa” için kullanılacak. Böylece Hürmüz, sadece bir enerji koridoru olmaktan çıkıp, jeopolitik bir gelir makinesine ve kontrol mekanizmasına dönüşecekti. İran, “Siz bizi boğdunuz, biz de boğazı boğazınıza doluyoruz” mesajını en rafine haliyle veriyordu.
Peki bu bir zafer miydi? İran medyası ve diplomasisi öyle sunuyor. Ama gerçek biraz daha acımasız. 28 Şubat öncesinde Hürmüz zaten açıktı. Yani Tahran'ın “büyük jesti”, aslında krizi yaratan tarafın kendi yarattığı krizi bitirme vaadinden başka bir şey değildi. Bu, klasik bir “kriz yönetiminde zafer anlatısı” inşasıydı: Sorunu yaratan, çözüyormuş gibi yaparak puan topluyor.
İsrail cephesinde ise deprem yaşanıyor.
Muhalefetin ağır topu Yair Lapid, Netanyahu hükümetine tarihin en sert eleştirilerinden birini yöneltti: “Bu, ülkemizin en büyük siyasi felaketlerinden biri. Ordu görevini yaptı, halk direndi ama siyasi liderlik utanç verici bir başarısızlığa imza attı. Hiçbir stratejik hedefe ulaşılamadı. Sebep: kibir, sorumsuzluk ve stratejik vizyon eksikliği.” Lapid'e göre İsrail taktik olarak hâlâ güçlü ama stratejik olarak tamamen yönsüz kalmıştı. Üstelik en kritik kararlarda masada bile yoktu.
Bu cümleler, sadece İsrail iç siyasetini değil, bölgenin yeni güç dengesini de özetliyor. İran askeri sahada değil, ekonomik ve jeopolitik kaldıraçlarla pazarlık yapıyor. Hürmüz artık bir geçiş noktası değil; müzakere masasının tam ortasındaki en ağır koz. İsrail ise sahada kazandığı her şeyi masada kaybetme riskiyle karşı karşıya.
Sonuç olarak, Ortadoğu'daki bu kriz, uzun zamandır ilk kez “savaş” olmaktan çıkıp bambaşka bir şeye dönüştü: Boğazların, ticaret yollarının ve siyasi meşruiyetin yeniden tanımlandığı bir güç mücadelesine. İran, elindeki kartı ustalıkla oynadı. Ama bu oyunun galibi olup olmadığı hâlâ belirsiz. Çünkü Hürmüz'ün kapılarını açmak kolaydır; ancak o kapılardan geçecek yeni kuralları herkesin kabul etmesi çok daha zor.
Tarih, bu düğümün nasıl çözüldüğünü değil, kimin ipi kimin boynuna doladığını yazacak. Şimdilik görünen tek şey şu: Boğazlar daraldıkça, Ortadoğu'nun nefesi de daralıyor. Ve bu sefer nefes alacak olanın kim olduğu, silahların değil, hesap kitapların belirleyeceği bir oyuna dönüştü
Şakir Kurter/TİMETÜRK