Zamanın yavaşladığı, mavi kubbelerin gökyüzüyle yarıştığı topraklardan, Türk-İslam medeniyetinin o kadim kalbinden, sözlerime Semerkand’da yazarak başlıyorum. Merhum İlber Ortaylı’nın “Dünyada mutlaka görülmesi gereken beş şehirden biri” diyerek işaret ettiği bu coğrafya, adımımızı attığımız ilk andan itibaren bizi asırlar öncesine taşıdı.
Ziyaretimiz tam da Özbek halkı için en özel günlerden biri olan Müstakillik Bayramı’na (Bağımsızlık Bayramı) denk geldi. Resmî olarak 1 Eylül’de kutlanan bu kurtuluş bayramı için tatil 2-3 gün öncesinden başladığından, şehir dışından akın akın gelen Özbek kardeşlerimizle Semerkand adeta dolup taştı. Şehrin sokaklarına yayılan bu coşkulu kalabalık gezdiğimiz her noktaya ayrı bir canlılık ve bayram neşesi kattı.
Kumun Üstüne Kurulan Şehir ve Timur’un Mührü

Semerkand denince akla gelen ilk isim hiç şüphesiz Emir Timur’du. 1370’te şehri başkent yapan Timur; Anadolu’dan Hindistan’a kadar fethettiği topraklardan usta mimarları ve çini ustalarını buraya topladı. Farsçada “kumluk arazi” anlamına gelen Registan Meydanı da bu büyük buluşmanın eseriydi.
Eski bir nehir yatağı üzerine kurulu meydandaki minarelerin hafifçe eğri durması, bu gevşek zeminin bir hatırasıydı. Meydanda yükselen Uluğ Bey, Şirdor ve Tilla Kari medreseleri ise görenlerin nefesini kesiyordu. Merhum Mehmet Genç hocanın vurguladığı gibi; büyük medeniyetler sadece fetihle değil, farklı coğrafyaların birikimini aynı potada eritebilmekle büyürdü. Semerkand da İpek Yolu’nun ortasında tam olarak böyle bir potaydı.
Yıldızları Sayan Padişah

Registan’daki en eski yapı olan Uluğ Bey Medresesi, sadece din eğitimi değil, matematik ve geometri dersleriyle dönemin en ileri üniversitelerinden biriydi. Teleskopun henüz icat edilmediği bir çağda Uluğ Bey, milimetrik hesaplarla bir yıldız kataloğu hazırlamış ve bir yılı 365 gün, 6 saat, 10 dakika, 8 saniye olarak hesaplamıştı; günümüz verilerinden sadece 58 saniyelik bir farkla...
Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi hakiki ilim ile hakiki iman birbirini beslerdi; Uluğ Bey’in rasathanesi de bu anlayışın meyvesiydi. Ne var ki bu ilim aşkı bazı çevreleri rahatsız etti. Çalışmalarını "dine aykırı" ilan eden radikal zihniyetler, oğlu Abdüllatif’i kışkırttı ve Uluğ Bey kendi oğlu tarafından katledildi. Katili de altı ay sonra kendi askerlerince öldürüldü. Toplumların çöküşü çoğu zaman dışarıdan gelen darbelerle değil, akla ve ilme düşman kesilen kendi iç zihniyetiyle başlardı. Semerkand’ın yıldızları, teleskop icat edilmeden hemen önce işte böyle söndürüldü.
Hadisin İzinde: İmam Buhari Kompleksi

Semerkand’ın sadece dünyevi ihtişamı ve bilimsel mirası değil, ruhu sarsan derin bir manevi yönü de vardı. Şehrin biraz dışında yer alan İmam Buhari Kompleksi’ne adım attığımız an, dış dünyadaki tüm gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sözlerini insanlığa ulaştırmak için ömrünü yollara adayan o büyük hadis âliminin huzuruna varmak, bize tarifsiz bir hüşu ve iç dinginliği yaşattı. Avluda süzülen hafif rüzgâr, âdeta yüzyıllardır süren bir zikrin fısıltısını taşıyordu.
İşte bu huzurlu atmosferde, unutulmaz bir lütfa da şahit olduk. Akşam namazını eda ettikten sonra cami imamıyla selamlaşıp içten bir muhabbete koyulduk. Kendisine Türkiye’den geldiğimizi söyleyip mekânı bize tanıtmasını rica ettik. Sağ olsun bizi kırmadı; normalde yalnızca Cuma namazlarında ve çok özel gecelerde ibadete açılan, o muhteşem ana kubbenin tam altında yer alan üst kat namaz kılma alanını sırf bizim için açtırdı ve gezdirip tanıttı. Dev ana kubbenin altındaki o görkemli alana adım attığımızda hürmet, heyecan ve minnet duygusu birbirine karıştı; mekânın manevi ağırlığı adeta ruhumuzu kuşattı.
Bu özel anların ardından türbenin kubbelerine yansıyan o dingin maviye bakarak tefekküre daldık. Avluda sebilden su içerken tanıştığımız Özbek ahali de "Hadis sultanının evine hoş geldiniz" diyerek tebessüm etti. O an anladık ki burası sadece mermer ve çiniden ibaret bir yapı değil; İslam dünyasının dört bir yanından gelen gönüllerin buluştuğu kadim bir hürmet makamıydı. Uluğ Bey’in gökyüzünde aradığı o ilahi nizamın, İmam Buhari’nin satırlarında nasıl bir ahlaka dönüştüğünü bizzat hissettik. Semerkand, Registan’daki akılla Buhari Kompleksi’ndeki kalbi işte böyle muazzam bir dengede buluşturuyordu.
İpek Yolu’nun Canlı Mirası

Registan’dan Siyab Pazarı’na indiğimizde tarih, gündelik hayatın sıcaklığına karışıyordu. Havada süzülen kuş sesleri eşliğinde köşe başlarında tezgah açan satıcılarla sohbet ettik. Tabelalardaki “Ayollar hojatxonasi” (Kadınlar tuvaleti) gibi ifadeler dillerimizin kökdaşlığını hatırlatırken, Bayram kalabalığındaki samimi pazarlıklar İpek Yolu ruhunun hâlâ canlı olduğunu gösteriyordu.
Pazarın ortasına adım attığınızda sizi ilk karşılayan şey, o tezgahları süsleyen heybetli Semerkand ekmekleri oluyor. Fırından yeni çıkmış, üzerleri nar gibi parıldayan bu devasa "non"lar, Özbek ustaların ellerinde sırf bir yiyecek değil, adeta bir hüner sergisine dönüşüyor. Sütün ve yumurtanın cömertliğiyle yoğrulup fırınlanan bu ekmekler haftalarca tazeliğini korurken, ustanın fırın fırçasıyla attığı son cila üzerindeki emeği gözler önüne seriyor. Hemen yan tarafta ikram edilen o köpük köpük tatlı nişallo, taze kuruyemişler ve süzme yoğurdun her zerreye kadar değerlendirildiği "kurut"lar... Hepsi birleşip bu kadim halkın "üretmek ve israf etmemek" üzerine kurulu o sıcak bereket kültürünü gözler önüne seriyor.
Emir Timur’un “Gücümüzü sorguluyorsanız binalarımıza bakınız” sözü Registan Meydanı’nda ne kadar gurur vericiyse, “Güç adalettedir” kelamı da bir o kadar düşündürücüydü. Adaletin ve ilmin olmadığı yerde ne devasa hazineler ne de ihtişamlı yapılar bir medeniyeti ayakta tutabilirdi.
Velhasıl; Semerkand sadece çinili kubbelerden ibaret bir açık hava müzesi değil; ilme, emeğe ve adalete verilen değerin bir medeniyeti nasıl yükseltip nasıl düşürebileceğini gösteren canlı bir ders oldu.
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK