Osmanlı döneminde, özellikle Ramazan aylarında hali vakti yerinde olan zenginler hiç tanımadıkları mahallelere gider, bakkal dükkânlarına girerek "Zemem defterini", yani veresiye defterini açtırırlardı. Defterin başından, ortasından veya sonundan rastgele sayfaları seçer, "Bu borçları sildim, Allah kabul etsin" diyerek kimliğini bile gizleyerek çıkıp giderlerdi.
Ne borçlu borcunu ödeyen o yüce gönüllü insanı bilirdi ne de o zengin kime iyilik yaptığını... Bu muazzam gelenek, sadece bir yardımlaşma ya da hayır hasenat örneği değildi; bir toplumun birbirine duyduğu o sarsılmaz, görünmez "güven" köprüsünün tarihi ve ahlaki bir vesikasıydı.
Bugün ise milyarlarca liralık dijital fonlar havada uçuşuyor, plazaların parıltılı camları arkasında devasa finansal ortaklıklar kuruluyor ama o eski bakkal defterlerindeki o samimi ve insani güvenin kırıntısını bile bulmakta zorlanıyoruz.
Dijital Ekranların Arkasına Saklanan Yalnızlık
Geçen gün bizim Türkoğlu’nun o ulu çınar altındaki kahvesinde taze demlenmiş çayımı yudumlarken, köşede bastonuna yaslanmış oturan emektar bir amcamızın derin bir iç çekişine şahit oldum. Yanındaki gençlerin telefon ekranlarına gömüldüğünü görünce başını salladı ve aynen şöyle dedi: "Eskiden borcumuzu deftere yazdırırdık, şimdi insanlar birbirinin yüzüne bakmadan alışveriş yapıyor." Gözlerindeki o sitemkâr ve hüzünlü bakış, aslında modern iktisat teorilerinin kalın kalın kitaplarda sayfalarca anlatmaya çalışıp da bir türlü formüle edemediği acı bir toplumsal dönüşümün en yalın özetiydi.
Bugün süpermarket kasalarında, lüks mağazalarda ya da akıllı telefon ekranlarında saniyeler içinde "temassız" ödemeler yapıyoruz. Kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor, hal hatır sormuyor, bir esnaf selamını çok görüyor. Dijital kuryeler kapımıza paketi bırakıp bir gölge gibi hızla uzaklaşıyor; paralar, sanal hesaplar arasında soğuk birer rakam olarak dolaşıyor. Evet, hız kazandık, teknolojinin konforunu dibine kadar yakaladık; ama insanlığımızdan, o en temel sermayemiz olan birbirimize bakışımızdan neleri feda ettiğimizi hiç hesaba katmadık. Belki de bu vahşi tüketim çağında kaybettiğimiz şey sadece paramızın alım gücü değil; insanı insan kılan, toplumu bir arada tutan güven duygusunun ta kendisidir.
İktisadın Görünmez Çimentosu: Güven Sermayesi
İktisatçı Mahfi Eğilmez hocanın yazılarını ve analizlerini takip edenler çok iyi bilir; o, ekonomideki krizleri veya tıkanmaları anlatırken sadece faiz oranlarına ya da döviz grafiklerine bakarak reçete yazmaz. Her fırsatta "güven" kavramının en büyük, en belirleyici makroekonomik değişken olduğunu vurgular. Bir ülkede hukuka, kurumlara ve en önemlisi insanların birbirine olan güvenine leke düşmüşse, merkez bankasının en dahi matematiksel formülleri bile o ekonomiyi düzlüğe çıkarmaya yetmez. Çünkü güven, piyasanın ve toplumsal işleyişin görünmez çimentosudur; o kurudu mu, bütün bina çatırdar.
Merhum Mehmet Genç hocamız da Osmanlı iktisat zihniyetini ömrünü adadığı arşiv belgeleriyle incelerken, o geleneksel yapının sadece maddiyata değil, köklü bir ahlaki omurgaya dayandığını anlatırdı. Esnaf loncalarında bir esnafın müşteriyi aldatması ya da hileli mal satması, onun "pabucunun dama atılması" ve toplumdan ahlaken aforoz edilmesi demekti. Ticaret, sadece kar maksimizasyonu yapılan ruhsuz bir savaş alanı değil; dürüstlüğün, verilen sözün ve sadakatin sınandığı bir insanlık meydanıydı. Biz ne zaman ki o yazısız mukaveleleri, o söz senetlerini bıraktık; işte o zaman ekonomimizi sadece soğuk mahkeme salonlarında aranan maddelere mahkûm ettik.
Zihniyet Çökünce Cüzdan da Boşalır
Büyük iktisat sosyoloğumuz Sabri Ülgener, toplumların ekonomik çöküşünü ya da yükselişini incelerken hep "zihniyet" kavramının derinliklerine inerdi. Ülgener’e göre, bir toplumda iş ahlakı, dürüstlük ve karşılıklı güven duygusu aşındığında, o toplumun iktisadi yapısı da içten içe bir kurt gibi çürümeye başlar. Bugün modern insan, her insani münasebeti rasyonel bir çıkar ilişkisine indirgedi. Komşusuna güvenmeyen, esnafına şüpheyle bakan, yaptığı her alışverişte "acaba dolandırılıyor muyum?" endişesi taşıyan bir toplum, gayrisafi yurtiçi hasılası ne kadar yüksek olursa olsun aslında manen iflasın eşiğindedir.
Bediüzzaman Said Nursi’nin toplumsal hayatın temel dinamiklerine ve ahlaki temellerine dair muazzam bir tespiti vardır: “Sıdk (doğruluk ve güven), hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin ukde-i hayatiyesidir.” Yani doğruluk, dürüstlük ve karşılıklı güven, insan toplumunun can damarı, onu ayakta tutan hayati düğümüdür. Eğer o düğüm çözülürse, insanlar birbirine birer avcı ve av gibi şüpheyle bakmaya başlarsa, toplumsal bünye darmadağın olur.
Bugün banka hesaplarımızdaki rakamlar büyüyor olabilir, altımızdaki arabaların modelini yükseltiyor olabiliriz; ama o köy kahvesindeki yaşlı amcanın bahsettiği o "yüz yüze" bakabilme asaletini ve eminlik vasfını yitirdiysek, iktisadi hayatımız da geleceğimiz de tehlikede demektir.
Velhasıl ekonomi sadece paradan, enflasyon sepetindeki maddelerden ya da borsa endekslerinin yönünden ibaret değildir. Gerçek zenginlik, bir akşam vakti mahalle bakkalına gidip "Cüzdanı evde unutmuşum, deftere yaziver" diyebilmenin ve o esnafın da "Lafı mı olur amcam, canın sağ olsun" diyerek gülümseyebilmesinin arkasındaki o yazısız, teminatsız, faizsiz ruh iklimidir.
Biz dijitalleştikçe yalnızlaştık, yalnızlaştıkça birbirimize yabancılaştık ve güvensizleştik. Cüzdanlarımızı plastik kartlarla doldururken, ruhlarımızı ve toplumsal sermayemizi bomboş bıraktık. Eğer yeniden ayağa kalkmak, hakiki bir iktisadi ve toplumsal huzura ermek istiyorsak; sadece paramızın değerini değil, birbirimizin yüzüne bakarken duyduğumuz o kadim güveni de acilen geri kazanmak zorundayız. Çünkü güvenin bittiği yerde, paranın saltanatı sadece geçici bir illüzyondan ibarettir.
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK