Tarihin akışı, milletlerin kendi kaderlerini tayin etme iradesi ile hukuki kurumların bu iradeyi meşrulaştırma ve koruma biçimleri arasındaki dengelerle şekillenir. Asırları aşan Türk devlet geleneği; "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" ilkesini ve "Adalet mülkün temelidir" düsturunu örf, nizâm-ı âlem ve hukuk anlayışının merkezine yerleştirmiştir. Mete Han’dan Nizamülmülk’e, Osmanlı’nın adalet teşkilatından Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal tecrübesine kadar uzanan bu köklü mirasta karşımıza şu hakikat çıkar: Hukuk, millî iradenin tecelli ettiği mülkün temelidir; adalet ise devleti ayakta tutan yegâne omurgadır. Millî irade; yalnızca belirli periyotlarla sandıkta oy kullanmaktan ibaret sığ bir kavram değildir. Genel kamu hukuku kuramı bakımından millî irade, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının, toplumsal rızanın devlet yönetimine kesintisiz yansımasının ve anayasal düzenin tek meşru kaynağının doğrudan kendisi olmasının adıdır. Ancak yakın tarihimize baktığımızda, vesayet odaklarının kamu hukukunu millî iradeyi baskılama aracı olarak kullandığı, ceza hukukunun ise toplumsal dinamikleri ve siyasal alandaki millî talepleri sınırlamak için enstrüman haline getirildiği darbe ve vesayet dönemleri hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır.
2000’li yıllardan itibaren Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde başlayan zihniyet devrimi, devlet-millet ilişkisini kökten bir dönüşüme tabi tutarak yeniden inşa etmiştir. Devlet odaklı, bürokratik ve cezalandırıcı geleneksel hukuk anlayışından; insanı, insan onurunu ve doğrudan millî iradeyi merkeze alan reformist bir çizgiye geçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tahkim edilen ve doğrudan sandıkla tecelli eden millî irade; vesayet odaklarının anayasal düzen üzerindeki haksız müdahalelerine nihai olarak son vermiş, bürokratik oligarşinin değil, doğrudan aziz milletimizin egemen olduğu sarsılmaz bir demokrasi yapısını kökleştirmiştir. Millî irade, devlet organlarının meşruiyet pınarı haline gelmiş ve hukukun üstünlüğü ilkesi millî egemenlikle tam bir uyum içinde tecelli etmiştir.
Genel kamu hukuku ve temel insan hakları doktrini açısından değerlendirildiğinde; hak ve özgürlüklerin korunması mefhumu, yalnızca kâğıt üzerinde kalan teorik beyannamelerden ibaret olamaz. Hak hakikatinin fiilen yaşatılması ile kamu düzeni ve güvenlik birbiriyle çelişen değil, aksine birbirini tamamlayan unsurlardır. Zira güvenlik ve kamu düzeni, hak ve özgürlüklerin özgürce kullanılabilmesinin ve fiilen güvence altına alınabilmesinin ön koşuludur. Yaşam hakkının, mülkiyet hakkının, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının fiilen güvence altına alınamadığı, terör odaklarının veya illegal yapıların kamu düzenini tehdit ettiği bir ortamda temel hakların kullanımı imkânsız hale gelir. Bu bakımdan, adalet sistemimiz terörle ve suçla mücadele ederken, hak ve özgürlüklerin güvenliğini temin etme misyonunu üstlenmektedir. Bu mücadelede yürütülen tüm süreçlerde, ceza hukukunun evrensel ilkeleri olan "ceza sorumluluğunun şahsiliği", "suç ve cezaların kanuniliği" ve "adil yargılanma" prensiplerinden taviz verilmemesi, suçlu ile masumun titizlikle ayrılmasını sağlayan en temel anayasal güvencedir.
Temel insan hakları hukuku, hakları korurken devleti zayıflatmayı değil; aksine adaleti dağıtan ve bireyin hakkını güvenceye alan devleti meşru, güçlü ve muktedir kılmayı öğütler. Gerçek anlamda hak ve özgürlük mücadelesi, vesayet dönemlerinin yarattığı hak ihlallerini ortadan kaldırıp vatandaşa hak arama kanallarını ardına kadar açmakla başlar. Hak arama hürriyetinin genişletilmesi, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun ihdası, Kamu Denetçiliği Kurumu ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu gibi denetim mekanizmalarının hukuk sistemimize kazandırılması, idari yargının etkinleştirilmesi, savunma makamının güvencelerinin artırılması ve Yargı Reformu Strateji Belgeleri vasıtasıyla adil yargılanma hakkının pekiştirilmesi; insan onurunu merkeze alan bu reformist iradenin somut tecellileridir.
Günümüz Türkiye’sinde adalet mekanizmasının işleyişinde, hukuka, anayasal ilkelere ve millet vicdanına sadakat bilincini merkeze koyan kararlı idari ve yargısal yaklaşımlar büyük önem taşımaktadır. Nitekim Sayın Adalet Bakanımız Akın Gürlek’in bu doğrultudaki idealleri ve mesleki birikimi, adalet teşkilatımızın sarsılmaz yapısı, yargı yetkinliği ve hukuk zeminindeki tavizsiz duruşu; adalet sisteminde adil yargılanma hakkının ve kamu vicdanının tecellisi açısından son derece kritik bir rol oynamaktadır. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı; kamu düzenini, anayasal hakları ve millî birliği koruma kararlılığıyla birleştiğinde adalet mekanizması tüm unsurlarıyla milletin hizmetinde bir güvenceye dönüşmektedir.
Türkiye Yüzyılı vizyonu; insan haklarını dar ideolojik kalıpların veya siyasi araçsallaştırmaların ötesine taşıyarak, kendi kadim medeniyet değerlerimiz ve evrensel hukuk standartlarımız doğrultusunda tahkim etmeyi hedeflemektedir. Bu vizyonda özgürlük ile güvenlik karşı karşıya konulmaz; aksine kamu düzeni, özgürlüklerin teminatı olarak konumlandırılır. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, vesayetin karanlık gölgesini hukuk reformlarıyla dağıtmış; Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkından Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına, başörtüsü ve inanç özgürlüğünün önündeki engellerin aşılmasından hak arama yollarını güçlendiren yargı reformlarına kadar sayısız adımla demokrasi ve insan hakları standartlarımızı üst seviyeye taşımıştır. Asırlık Türk devlet geleneğimizin adalet idealini millî iradeyle taçlandıran ve temel hakların önündeki engelleri kaldıran Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği; adaletle hükmeden güçlü devlet anlayışının demokrasiyle buluştuğu tarihsel bir aşamadır.
Unutmamak gerekir ki; millî iradeyi esas alan, insan onuruna saygı duyan ve adaletle kökleşen bir devlet, dünyada hiçbir gücün sarsamayacağı en yüce kaledir.
Av. Arb. Zeki Arıtürk/TİMETÜRK