Uluslararası ilişkiler literatüründe "NATO 1.0", "NATO 2.0" ve "NATO 3.0" şeklinde resmî olarak kabul edilmiş bir dönemlendirme bulunmamakla birlikte, son yıllarda NATO'nun geçirdiği stratejik ve tarihsel dönüşümü açıklamak amacıyla güvenlik ve strateji çevrelerinde bu kavramsallaştırmalara giderek daha fazla yer verilmektedir. Söz konusu kavramlar, resmî NATO terminolojisinden ziyade, ittifakın değişen güvenlik anlayışını ve dönüşüm sürecini analitik bir çerçevede açıklamaya yönelik tanımlamalardır. NATO 1.0, Soğuk Savaş'ın NATO'sudur. Sovyetler Birliği'ni çevrelemeyi ve Batı dünyasının güvenliğini sağlamayı esas alan klasik kolektif savunma dönemini ifade eder. NATO 2.0, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni güvenlik anlayışını temsil eder. Bu dönemde NATO; terörizm, bölgesel krizler, düzensiz göç, enerji güvenliği ve uluslararası istikrar operasyonlarına odaklanmıştır. Ancak aynı süreçte ittifakın misyonunu tamamladığı, işlevini yitirdiği ve yüksek savunma harcamalarının sorgulanması gerektiği yönünde ciddi tartışmalar da yaşanmıştır. Bugün ise dünya bambaşka bir döneme girmiştir. Rusya-Ukrayna Savaşı, Çin'in küresel ölçekte artan etkisi, hibrit savaşlar, yapay zekâ destekli savunma teknolojileri, insansız hava sistemleri ve yeni nesil güvenlik tehditleri NATO'nun güvenlik anlayışını yeniden şekillendirmiştir. Bu yeni dönem, güvenlik ve strateji çevrelerinde giderek daha sık "NATO 3.0" olarak tanımlanmaktadır. Aslında bu dönüşümü tek cümleyle özetlemek mümkündür. NATO 1.0, Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO'yu; NATO 2.0, terörizm ve bölgesel krizlerle mücadele dönemini; NATO 3.0 ise ABD, Rusya ve Çin arasındaki büyük güç rekabetinin belirlediği yeni güvenlik mimarisini ifade etmektedir.
Tam da bu nedenle son NATO Zirvesi sıradan bir liderler buluşması değildir. Bu zirve; değişen küresel dengelerin, Türkiye'nin yükselen stratejik konumunun ve yeni güvenlik mimarisinin en görünür şekilde ortaya çıktığı toplantılardan biri olmuştur.
Bu çerçevede öncelikle NATO'nun bir önceki zirvesine bakmak gerekir. Çünkü son zirvenin neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için bir önceki zirvede oluşan atmosferi doğru okumak büyük önem taşımaktadır. NATO'nun bir önceki zirvesinin yapıldığı dönemde ittifakın geleceği ciddi biçimde tartışılıyordu. NATO'nun işlevini büyük ölçüde yitirdiği, varlık sebebinin sorgulandığı ve üye ülkelerin yüksek savunma harcamalarını yeniden değerlendirmesi gerektiği yönünde çok sayıda analiz yapılıyordu. Hatta savunma harcamalarının azaltılarak ekonomik kalkınmaya daha fazla kaynak ayrılması gerektiği yönündeki görüşler uluslararası platformlarda yüksek sesle dile getiriliyordu. Bu nedenle o dönem gerçekleştirilen zirve, dünya kamuoyunda daha çok NATO'nun geleceğinin tartışıldığı bir toplantı olarak öne çıkmıştı.
Ancak aradan geçen kısa süre içerisinde küresel dengeler önemli ölçüde değişti. NATO'nun caydırıcılık fonksiyonunun yeniden ön plana çıkmasının iki temel nedeni ortaya çıktı. Bunlardan ilki hiç şüphesiz Rusya-Ukrayna Savaşı'dır. İkinci ve belki de daha önemli gelişme ise Çin'in sadece Asya-Pasifik'te kalan bir güç olmaktan çıkarak jeopolitik etki alanını Batı Asya'ya kadar genişletmesidir. Bugün Çin'in ekonomik, teknolojik ve stratejik nüfuzu İran üzerinden Türkiye'nin bulunduğu coğrafyaya, dolayısıyla NATO'nun hem doğu hem de güney kanadına kadar uzanan yeni bir güvenlik denklemine dönüşmektedir. Bunun en dikkat çekici göstergelerinden biri de İran'ın son iki yılda ortaya koyduğu askerî kapasitedir. 2025 yılında yaşanan gelişmeler ile 2026 yılındaki tablo yan yana konulduğunda İran'ın kullandığı füze sistemleri, dronlar, SİHA'lar ve diğer savaş teknolojilerinde mühimmat kapasitesi, isabet oranı ve operasyonel etkinlik bakımından dikkat çekici bir değişim gözlemlenmektedir. Burada cevaplanması gereken temel soru şudur: Bir ülkenin bu seviyedeki askerî dönüşümü yalnızca bir yıl içerisinde kendi imkânlarıyla gerçekleştirmesi ne kadar mümkündür? Bu noktada söz konusu kapasite artışının dış teknoloji transferi ve uluslararası askerî iş birliklerinden tamamen bağımsız değerlendirilmesinin güç olduğu yönünde çeşitli analizler bulunmaktadır. Rusya'nın, Kuzey Kore'nin ve özellikle Çin'in olası katkıları uluslararası güvenlik çevrelerinde tartışılan başlıklardan biridir. Dolayısıyla Çin'in jeopolitik nüfuz alanının artık yalnızca Asya-Pasifik ile sınırlı olmadığı, İran üzerinden Türkiye'nin bulunduğu hatta kadar uzandığı yönündeki değerlendirmeler Washington açısından da önemli stratejik kaygılar arasında yer almaktadır.
Tam da NATO 3.0'ın konuşulduğu bu dönemde Türkiye'nin ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi'nin dünya gündemine oturmasının temel sebeplerinden biri de budur. Çünkü artık savaşların karakteri değişmiştir. Milyarlarca dolarlık, hantal ve uzun üretim süreçlerine sahip klasik silah sistemleri kadar; hızlı üretilebilen, maliyeti daha düşük ve yüksek teknolojiye sahip insansız sistemler de belirleyici hâle gelmiştir. Bu yeni dönemde Türkiye'nin geliştirdiği savunma teknolojileri uluslararası güvenlik mimarisinde çok daha görünür bir konuma yükselmiştir.
Bir dönem Türkiye'nin parasını ödediği hâlde teslim edilmeyen Heron sistemleri, çeşitli gerekçelerle geciktirilen silahlar, ambargolar ve kritik parçaların verilmemesi gibi uygulamalar hafızalardaki yerini korumaktadır. Aynı Batılı ülkelerin bugün Türk savunma sanayisiyle ortak üretim ve teknoloji iş birliği arayışına girmesi ise uluslararası sistemde yaşanan değişimin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Hollanda'dan İngiltere'ye, Almanya'dan Fransa'ya kadar birçok ülkenin Türkiye ile savunma alanındaki iş birliklerini geliştirmek istemesi; geçmişte İHA ve SİHA teknolojilerinde kullanılan bazı sistemlerin ihracatına sınırlamalar getiren Kanada'nın bugün aynı alanda Türkiye ile iş birliğini geliştirmesi de bu değişimin dikkat çekici örneklerinden biridir.
Zirvenin yalnızca güvenlik boyutu değil, diplomatik dili de dikkat çekiciydi. Bir önceki zirvede yaşanan tartışmaların ardından bu kez Sayın Cumhurbaşkanımızın muhterem eşi Emine Erdoğan'ın aile fotoğrafındaki konumu, Mehter Marşı ile gerçekleştirilen karşılama programı, liderlerin farklı bakanlıklar tarafından karşılanması, protokol düzeni, hediyeler, ağırlama ve uğurlama organizasyonları belirli semboller üzerinden verilen diplomatik mesajlar olarak yorumlanmıştır. Uluslararası zirvelerde hiçbir ayrıntı bütünüyle tesadüf değildir. Karşılama protokolünden oturma düzenine, kullanılan müziklerden hediye seçimine kadar birçok unsur devletlerin vermek istediği mesajın bir parçası olarak değerlendirilir.
Bu zirvede Türkiye'nin verdiği temel mesaj ise açıktır: Türkiye artık yalnızca güvenlik tüketen değil; güvenlik üreten, savunma sanayisinde oyun değiştirici kapasite geliştiren, diplomatik ağırlığı artan ve NATO'nun geleceğine ilişkin tartışmalarda gündem belirleyen aktörlerden biri hâline gelmiştir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın zirve boyunca Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik samimi yaklaşımı ve iki lider arasındaki olumlu diyalog da uluslararası kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştır. Bu görüntüler, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir döneme ilişkin beklentileri güçlendiren gelişmeler arasında değerlendirilmiştir. Bugün CAATSA yaptırımlarının geleceğinin yeniden tartışılması, F-35 programına ilişkin gelişmeler, KAAN'ın motor sistemleri konusunda yürütülen temaslar ve savunma sanayisindeki yeni iş birlikleri; Türkiye'nin son yıllarda ortaya koyduğu askerî, diplomatik ve stratejik kapasitenin uluslararası alandaki yansımaları olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak NATO 3.0 yalnızca NATO'nun dönüşümünü değil, aynı zamanda Türkiye'nin küresel güç dengeleri içerisindeki yeni konumunu da ortaya koymaktadır. Dün çeşitli kısıtlamalar ve ambargolarla karşı karşıya kalan Türkiye, bugün güvenlik mimarisinin şekillenmesinde daha fazla söz sahibi olma iddiasını ortaya koyan ülkelerden biri hâline gelmiştir. Bunun doğru okunması, yalnızca bugünü değil, önümüzdeki dönemin uluslararası siyasetini anlamak açısından da büyük önem taşımaktadır.
Av.Arb. Zeki Arıtürk/TİMETÜRK