"Faili meçhul dosyalarının yeniden incelenmesi ve devletin hafızası üzerine"
Bu ülkede yıllarca nice ailenin yüreğini yakan, nice annenin gecelerini uykusuz bırakan bir cümle vardı: “O dosya kapandı.” Kimi zaman genç bir kızın, kimi zaman ekmeğinin peşinde koşan bir işçinin, kimi zaman henüz hayatının baharında olan bir gencin veya yol kenarında cansız bedeni bulunan bir vatandaşımızın ardından bu cümle söylendi. Dosya kapandı belki, fakat geride kalanların yüreğindeki sual kapanmadı. Analar, babalar, eşler ve evlatlar yıllarca aynı sorunun cevabını aradı: Bunu kim yaptı?
Aradan geçen yıllar takvim yapraklarını değiştirdi, fakat evladını kaybetmiş bir annenin vicdanındaki acıyı silemedi. Zira bazı acıların zamanı yoktur. İnsan hayatının mukaddesliği, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin değişmez. Bu sebeple bugün faili meçhul dosyalarının yeniden ele alınması bakımından ortaya konulan iradeyi, yalnızca adli bir çalışma olarak değil, devletin vatandaşına karşı taşıdığı mesuliyetin bir tezahürü olarak görmek gerekir.
24 Nisan 2026 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının kurulması bu bakımdan mühim bir adımdır. 11 Eylül itibarıyla altı yeni dosyanın da aydınlatılmasıyla 46 dosyada, 52 maktul ve 7 yaralının bulunduğu faili meçhul olaylarda sonuca ulaşıldığı açıklandı. Bu rakamların arkasında 52 insan hayatı, 52 aile ve yıllardır adalet bekleyen insanlar olduğunu unutmamak gerekir. Adalet Bakanlığı'nın 11 Eylül açıklaması
Bunu yalnızca yeni bir dairenin kurulması veya bürokratik bir teşkilatlanma olarak görmek, kanaatimce meselenin ruhunu anlamamak olur. Devletin hafızası yalnızca arşivlerde muhafaza edilen evraktan ibaret değildir. Devlet, vatandaşının başına geleni unutmaz; unutulmaması gerekeni unutmamak, devlet olmanın mesuliyetlerindendir. Elbette ceza hukukunun zamanaşımı hükümleri başta olmak üzere bütün temel prensipleri mahfuzdur. Ancak hukuken imkân bulunduğu müddetçe yeni delillerin araştırılması, mevcut delillerin gelişen teknik imkânlarla yeniden değerlendirilmesi ve hakikatin ortaya çıkarılması devletin vazifesidir.
Bugün geçmiş yıllarda sahip olmadığımız ciddi teknik imkânlara sahibiz. DNA incelemeleri, HTS ve baz kayıtları, Plaka Tanıma Sistemi verileri, kamera görüntüleri, dijital materyaller ve gelişen kriminal yöntemler, yıllar önce sonuçsuz kalmış dosyaların yeniden ele alınmasına imkân veriyor. Bazen seneler evvel dosyanın bir köşesinde kalmış küçük bir ayrıntı, bugün başka bir delille buluştuğunda olayın bütün seyrini değiştirebiliyor.
Nitekim Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek'in 11 Eylül tarihli açıklamasında Bursa, Diyarbakır, İzmir, Muş, Nevşehir ve Siirt'te altı faili meçhul cinayetin daha aydınlatıldığı duyuruldu. Bu çalışmalar, devletin yalnızca bugünün suçlarıyla değil, geçmişte cevapsız kalmış hadiselerle de meşgul olduğunu göstermesi bakımından ayrıca ehemmiyet taşımaktadır. Adalet Bakanlığı açıklaması
Burada ceza hukukunun temel prensiplerinden de ayrılmamak gerekir. Faili meçhul dosyaların yeniden incelenmesi, hiç kimsenin peşinen suçlu ilan edilmesi anlamına gelmez. Soruşturma makamlarının vazifesi delili toplamak, maddi hakikati araştırmak ve kamu adına soruşturmayı yürütmektir. Hakkında gözaltı veya tutuklama tedbiri uygulanan kişi dahi kesin hüküm verilinceye kadar masumiyet karinesinden istifade eder. Adaletin tecellisi, bir taraftan suçun ve failin ortaya çıkarılmasını, diğer taraftan masumun hakkının muhafaza edilmesini gerektirir.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı hedefinin adalet alanındaki karşılığını da burada görmek mümkündür. Güçlü devlet yalnızca güvenlik kudreti yüksek olan devlet değildir. Güçlü devlet, vatandaşının hukukunu koruyan, mağdurun feryadını duyan, yıllar önce sonuçsuz kalmış bir dosyanın üzerine yeniden gidebilen ve bütün bunları hukuk nizamı içerisinde gerçekleştirebilen devlettir. Kadim devlet geleneğimizin bize bıraktığı en mühim hakikatlerden biri de devletin adaletle kaim olduğudur.
Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek'in faili meçhul dosyalar konusunda ortaya koyduğu iradenin kıymeti de tam burada ortaya çıkmaktadır. “Hiçbir cinayeti unutmayacağız” anlayışı, geçmişte sonuçsuz kalmış dosyaların yeniden incelenmesine, teknolojinin bütün imkânlarının kullanılmasına ve maddi hakikatin ortaya çıkarılmasına yönelik somut bir adalet politikasına dönüşmektedir. Sayın Bakanın ortaya koyduğu bu yaklaşım, devletin hafızasının diri tutulması bakımından önemlidir.
Bir ceza hukukçusu olarak benim için meselenin özü şudur: Adalet yalnızca mahkeme kürsüsünde verilen nihai hükümden ibaret değildir. Bazen adalet, yıllardır cevapsız kalmış bir sualin yeniden sorulmasıdır; bazen bir DNA örneğinin, yıllar önce alınmış bir HTS kaydının veya bir kamera görüntüsünün yeniden değerlendirilmesidir. Bazen de herkesin artık unutulduğunu zannettiği bir dosyanın yeniden ele alınarak hakikatin peşine düşülmesidir.
Gülistan Doku dosyası da son dönemde kamuoyunun dikkatle takip ettiği soruşturmalardan biridir. Bu soruşturma, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının kuruluşundan önce başlamış ayrı bir adli süreçtir; dolayısıyla iki süreci birbirinin doğrudan sonucu gibi değerlendirmemek gerekir. Bununla birlikte dosyada soruşturmanın genişletildiği, yeni operasyonlar gerçekleştirildiği ve yeni şüpheliler hakkında adli işlemler yapıldığı görülmektedir. 13 Eylül'de altıncı dalga kapsamında 11 kişi hakkında gözaltı kararı verilmesi de soruşturmanın geldiği aşamanın ciddiyetini göstermektedir.
Burada da hukuk devletinin temel ölçüsünden ayrılmamak gerekir. Makam, mevki, unvan veya geçmişte sahip olunan herhangi bir görev hiç kimseye hukukun üzerinde olma imtiyazı veremez. Fakat hakkında soruşturma yürütülen hiç kimse de yalnızca bu sebeple peşinen suçlu ilan edilemez. Devletin kudreti, gerektiğinde en kararlı şekilde hareket edebilmesinde olduğu kadar, kendi koyduğu hukuk kaidelerine riayet etmesinde de tecelli eder.
İşte Türkiye Yüzyılı'nın adalet anlayışında görmek istediğimiz devlet tasavvuru da budur: Vatandaşının hakkını arayan, mağdurun yanında duran, delilin peşinden giden; fakat hükmü mahkemeye bırakan bir devlet. Ne intikam hissine kapılmak ne de geçmişin dosyalarını kaderine terk etmek... Hakkı aramak, delilin peşine düşmek ve adaleti hukuk içerisinde tesis etmek.
Çünkü yıllardır oğlunun, kızının, eşinin veya kardeşinin başına ne geldiğini bilmeden yaşayan bir annenin acısı, takvim yapraklarının değişmesiyle sona ermiyor. Bir annenin “Evladıma ne oldu?” sualinin üzerinden on yıl geçmiş olması, o sualin kıymetini azaltmıyor. Hukuki zamanaşımı başka bir şeydir, insan vicdanındaki adalet arayışı başka bir şey. Devletin hukuken mümkün olduğu müddetçe hakikati araştırma iradesini muhafaza etmesi, toplum vicdanı bakımından da büyük bir mana taşır.
Türkiye'nin geçmişinde karanlıkta kalmış hadiselerin aydınlatılmasını istemek, devlete karşı olmak değildir. Bilakis kendi devletine, kendi hukukuna ve adalet mekanizmasına güvenen bir toplum, geçmişte çözülememiş olayların üzerine gidilmesinden rahatsızlık duymaz. Maktulün tanınmış olup olmaması, zengin veya fakir olması, makam sahibi bulunup bulunmaması adaletin kıymetini değiştirmemelidir. Bir çocuğun hayatı ne kadar kıymetliyse bir işçinin, bir annenin, bir babanın veya genç bir insanın hayatı da o kadar kıymetlidir.
Bugün yıllar sonra yeniden incelenen bir DNA örneğinde, tekrar değerlendirilen bir HTS kaydında veya seneler önce dosyanın bir köşesinde kalmış küçücük bir ayrıntıda yalnızca bir delil aranmıyor; bir ailenin yıllardır beklediği hakikat aranıyor. Her aydınlatılan dosya, bir başka ailenin taşıdığı yükün hafiflemesi, devletin vatandaşına “Seni unutmadım” diyebilmesi demektir.
Bizim medeniyetimizde adalet yalnızca kanun metinlerinde yazılı bir kavram değildir; aynı zamanda vicdandır, emanettir ve hakkaniyettir. “Bir insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının köklerinde de bu devlet ve adalet telakkisi vardır. Bir insanın hayatını korumak kadar, hayatı elinden alınmış bir insanın hakkını aramak da devletin mesuliyetidir. Cenab-ı Hakk'ın emrettiği adalet duygusunun, insan eliyle kurulan hukuk düzeninde de mümkün mertebe tecelli etmesi gerekir.
Bu sebeple faili meçhul dosyalarının yeniden ele alınmasını, devlet ile millet arasındaki güven bağının tahkim edilmesi bakımından da kıymetli görüyorum. Devletin hafızası ile bilimin imkânları, hukuk düzeninin sınırları içerisinde buluştuğunda yıllardır çözülemeyen nice hadisenin yeniden aydınlatılması mümkün hâle geliyor.
Elbette her dosyanın aynı neticeye ulaşacağını, her delilin hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyacağını söylemek mümkün değildir. Fakat hukuk devletinin vazifesi neticeyi önceden tayin etmek değil, hakikate ulaşmak için üzerine düşeni hakkıyla yapmaktır. Bu iradenin sürdürülmesi, hem mağdurların hakkı hem de milletimizin adalete olan itimadı bakımından zaruridir.
Bana göre bütün bu çalışmaların en mühim tarafı şudur: Devlet, vatandaşına “Seni unutmadım” diyebildiği ölçüde büyüktür. Yıllar sonra dahi bir dosyanın yeniden açılması, bir delilin yeniden incelenmesi, bir cinayetin yeniden araştırılması; geride kalanlara adaletin henüz son sözünü söylemediğini gösterir.
Rabbim, hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımıza rahmet eylesin; geride kalan ailelerine sabr-ı cemil ihsan eylesin. Devletimize ve milletimize de hakikati ortaya çıkarma, adaleti hakkıyla tesis etme ve hiçbir masumun hakkını zayi etmeme feraseti ve basireti nasip eylesin.
Çünkü nihayetinde mesele yalnızca faili bulmak değildir. Mesele, hakkı sahibine teslim etmek, mazlumun ahını yerde bırakmamak ve adaletin tecellisine vesile olmaktır.
Zaman geçebilir, dosyalar eskiyebilir, deliller yıllar boyunca sessiz kalabilir. Fakat devletin hafızası diri, adalet iradesi güçlü olduğu müddetçe karanlıkta kalan dosyaların üzerine yeniden ışık düşebilir.
Adalet gecikebilir; fakat adalet arayışı sona ermemelidir.
Av. Arb. Zeki Arıtürk/TİMETÜRK