Bir elektrikli araç sahibi olarak o kadar üzgünüm ki. Dün söz verip bugün söylediği sözden geri dönmek için kırk takla atan bir Avrupa ile karşı karşıyayız. Sözün ne kadar kıymetli olduğunu geçen gün Paribu Cineverse davetiyle galasına katıldığım ‘Aşk ve Gurur’ filmi bana bir kez daha hatırlattı. Tekrar bu söz kısmına geri geleceğim ama önce mevzuyu size kısaca anlatmak istiyorum.
Avrupa, 2035'ten itibaren içten yanmalı motor ve hibrit araç üretimini yasaklayan kararı geçtiğimiz gün rafa kaldırdı. 2022'de alınan ve ekonomik durgunluğun da etkisiyle çeşitli ülkelerin tepkisiyle karşılaşan karara karşı Avrupa’nın iki büyük otomobil üreticisi Almanya ve Fransa uzlaştı. Buna göre otomotiv sektörü, 2035 sonrasında da yeni içten yanmalı ve hibrit araçları cezai yaptırımla karşılaşmadan satmaya devam edebilecek.
Bu satırları okuduğumda inanın şoke oldum. Dün söz verip nasıl bundan vazgeçebilirsiniz ki. Avrupa’nın bu sözünden dönme olayını Jane Austen’in klasik eserinden uyarlanan Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice), hikâyesi ile tekrar ele almak istiyorum. Avrupa’nın 19. yüzyılın toplumsal kurallarını, bireysel karakter gelişimi ve söz vermenin (vaatlerin ve taahhütlerin) kutsallığı anlatılıyor. O dönemde bir insanın kelimesi, onun toplumdaki itibarının ve ahlaki değerinin en büyük kanıtıydı.
19. yüzyıldan 21. yüzyıla gelene kadar Avrupa, omurgalı duruş ve sözünün arkasında durma konusunda epey irtifa kaybetmiş
Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
Yıllardır Avrupa’nın otomotiv üretim üssü olmakla, Bursa’dan Kocaeli’ye uzanan devasa fabrikalarımızla gurur duyduk. Ancak Brüksel ve Paris-Berlin ekseni diyor ki: "Elektrikli araç satın alım primleri, vergi indirimleri ve kamu alımları yalnızca nihai montajı ve batarya tedariki Avrupa topraklarında yapılan araçlara verilecek."
Peki, bu kuralın dışında kalmak bizim için ne demek? Yıllardır sırtımızı dayadığımız, milyarlarca dolarlık ihracat kaleme sahip olan otomotiv sanayimizin rekabet gücünün bir gecede erimesi demek. Üstelik İngiltere gibi AB dışı ülkelere esneklik tanınırken, 30 yıllık Gümrük Birliği ortağı olan Türkiye’nin kapsam dışında bırakılması... İşte bu insanı derinden yaralayan, millî hislerimize dokunan asıl çelişki.
Olası Sonuçlar: Sessiz Tehlike
Eğer Türkiye bu çemberin dışında kalırsa sonuçları son derece ağır olur:
- Yatırım Kaybı: Avrupalı ve Asyalı dev otomotiv üreticileri, AB teşviklerinden yararlanabilmek için yeni elektrikli araç ve batarya yatırımlarını Türkiye yerine AB üyesi ülkelere kaydırabilir.
- Yan Sanayi Darboğazı: Türkiye'deki binlerce tedarikçi ve yedek parça üreticisi, "%70 yerli/Avrupa içeriği" şartı yüzünden Avrupalı devlerin tedarik zincirinden çıkarılma riskiyle yüzleşir.
- İhracat Şoku: En büyük pazarımız olan Avrupa’ya ihraç ettiğimiz araçlar teşvik alamadığı için pahalı kalır, pazar payımız hızla erir.
Henüz Geç Değil
Peki masadan tamamen kalktık mı? Hayır. Türkiye’nin hâlâ atabileceği kritik adımlar var:
- Gümrük Birliği Kozu ve Diplomasi: Türkiye, Gümrük Birliği anlaşmasının "malların serbest dolaşımı" ilkesini masaya koymalı; "Made in Europe" yerine en azından "Made with Europe" (Avrupa ile Yapılmış) statüsünü elde etmek için diplomatik baskıyı artırmalıdır.
- Kritik Hammadde ve Batarya Ortaklıkları: Lityum ve batarya tedarik zincirlerinde AB ile entegre yatırımlar geliştirilmeli, yerli üretim standartları yeşil mutabakata tam uyumlu hâle getirilmelidir.
Kendi ürettiğimiz elektrikli TOGG aracımızla gurur duyduğumuz bu çağda, sanayimizin hak ettiği yeri koruması bir tercih değil, milli bir zorunluluktur.
Bir sonraki köşe yazımda görüşmek dileğiyle…
Adem Eyüpoğlu/TİMETÜRK