Bir zamanlar insanlar kibirden sakınırdı.
Bilgeler tevazuyu öğütler, dervişler nefsi terbiye etmeyi anlatır, büyükler "kendini büyük görme" diye nasihat ederdi. Doğudan Batıya kadar insanlığın ortak ahlakı şuydu: İnsan, kendini merkeze koydukça küçülür; başkalarına yer açtıkça büyür.
Bugün ise farklı bir çağdayız.
Kibir, ego ve narsizm artık saklanmıyor. Üstelik ayıp da sayılmıyor. Yeni dünyanın vitrininde parlatılıyor, kişisel gelişim sloganlarıyla süsleniyor ve başarı reçetesi gibi sunuluyor.
Karşınızda yeni dünyanın üç silahşörleri: Kibir, Ego ve Narsizm.
Sadece isim değiştirdiler.
1. Kibirin Yeni Adı: "Kendime Saygım Var"
Eskiden kibirli insanı tanımak kolaydı.
Kimseyi beğenmez, sürekli tepeden bakar, her ortamda kendini üstün görürdü.
Bugün ise kibir daha şık giyiniyor.
Artık insanlar eleştiri duyunca düşünmek yerine engelliyor. Farklı bir fikir duyunca tartışmak yerine etiket yapıştırıyor. Bir ilişkide biraz sabretmek yerine "beni hak etmiyorlar" diyerek çekip gidiyor.
Elbette insanın sınırları olmalıdır. Ancak günümüzde her rahatsızlık "sınır ihlali", her anlaşmazlık "saygısızlık", her eleştiri ise "toksiklik" olarak görülmeye başlandı.
Böylece kibir, özgüven maskesi takarak hayatımıza geri döndü.
Artık insanlar hata yapabileceklerini değil, her zaman haklı olduklarını düşünüyor.
2. Egonun Yeni Adı: "Kişisel Marka"
Modern dünya bize insan olmaktan çok birer proje olduğumuzu öğretiyor.
Sürekli görünür ol.
Sürekli paylaş.
Sürekli kendini göster.
Sürekli kendini sat.
Sosyal medya akışına baktığınızda herkes mutlu, herkes başarılı, herkes üretken, herkes zirvede.
Kimse kaybetmiyor.
Kimse hata yapmıyor.
Kimse sıradan değil.
Sabah kahvesinden okuduğu kitaba, yaptığı spordan gittiği restorana kadar her şey bir vitrine dönüşmüş durumda.
Artık bazı insanlar kitap okumuyor; kitap okurken fotoğraf çekiyor.
Gezmiyor; gezdiğini gösteriyor.
Yaşamıyor; yaşadığını ispatlamaya çalışıyor.
Ego geçmişte dizginlenmesi gereken bir duyguydu. Bugün ise kariyer planının temel maddelerinden biri haline geldi.
3. Narsizmin Yeni Adı: "Benim Enerjim"
Üç silahşörün en tehlikelisi ise narsizm.
Gerçek narsistik kişilik bozukluğu ciddi bir psikolojik durumdur. Ancak bugün toplumda yaygınlaşan şey, narsistik davranışların normalleşmesidir.
Artık herkes kendi hayatının kahramanı.
Sorun şu ki herkes başrol olmak isteyince figüran kalmıyor.
Bir arkadaş zor gününde sizi arıyor.
Vaktiniz yok diye değil, canınız istemediği için telefonu açmıyorsunuz.
Sonra bunu şu cümleyle açıklıyorsunuz:
"Şu an kendi enerjimi korumam gerekiyor."
Bir ilişkiyi konuşarak bitirmek yerine sessizce ortadan kayboluyorsunuz.
Bunun adı artık sorumsuzluk değil.
"Ruhsal detoks."
Bir arkadaşınızın derdini dinlemek istemiyorsunuz.
Çünkü "önce kendinizi seçmeniz" gerektiği söylenmiş.
Böylece empati yavaş yavaş hayatımızdan çekiliyor.
Herkes kendini anlamaya çalışıyor ama kimse karşısındakini anlamaya çalışmıyor.
Peki Geride Kalanları Kim Sevecek?
Belki de asıl mesele kibirli, egolu ya da narsist olup olmamamız değil.
Asıl mesele, bunların ne zaman karakterimizin merkezine yerleştiğini fark edemememiz.
Bugün birçoğumuz daha görünürüz ama daha az tanınıyoruz.
Daha fazla bağlantımız var ama daha az dostumuz.
Daha çok konuşuyoruz ama daha az anlaşılıyoruz.
Sosyal medya hesaplarımız kalabalıklaşırken sofralarımız boşalıyor. Hikâyelerimizi yüzlerce kişi izliyor ama canımız yandığında arayabileceğimiz insanların sayısı giderek azalıyor.
Belki de bu yüzden modern insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kendini anlatırken, aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor.
Bir an durup düşünelim:
Son zamanlarda kaç kişiyi gerçekten dinledik?
Kaç kişinin derdiyle içtenlikle ilgilendik?
Kaç kez haklı olmaktan vazgeçip bir ilişkiyi korumayı seçtik?
Kaç kez kendi yaralarımızı anlatmak yerine başkasının yarasına merhem olmaya çalıştık?
Çünkü hayat, sürekli kendimizi gerçekleştirme yarışından ibaret değil.
Bir dostun omzunda ağlayabilmek, bir eşin kusuruna sabredebilmek, yaşlanan bir anne babanın aynı hikâyesini onlarca kez dinleyebilmek ve hiçbir karşılık beklemeden bir insanın elinden tutabilmek de hayatın anlamına dahildir.
Belki de insanı gerçekten büyüten şey; kendini merkeze koyması değil, gerektiğinde merkezden çekilebilmesidir.
Belki de bu çağın en büyük cesareti; herkesin "ben" diye bağırdığı bir dünyada, samimiyetle "biz" diyebilmektir.
Çünkü günün sonunda insanlar başarılarımızı, takipçi sayılarımızı veya ne kadar haklı olduğumuzu değil; onlara kendilerini nasıl hissettirdiğimizi hatırlayacaklar.
Geriye kalan soru ise hâlâ aynı:
Biz bu dünyadan geçerken kaç insanın hayatına gerçekten dokunduk?
Ayşegül Sert/TİMETÜRK