Türkiye siyaseti bazen görünen aktörlerle değil, bekleyen aktörlerle şekillenir. Mesela; Abdullah Gül, siyasetin merkezinde görünmeyen ama merkezden hiç kopmayan bir isimdir. AK Parti’nin kuruluşundan Cumhurbaşkanlığı’na uzanan süreçte kritik eşiklerin tamamında yer aldı. Ancak sonrasında sessizliği, mesafesi ve zaman zaman verdiği örtülü mesajlar, bende hep bir tereddüt oluşturdu.
Bu tereddüt yalnızca Gül’le sınırlı değil. Bülent Arınç’ın zaman zaman hangi siyasi istikamete selam verdiği tartışmalı çıkışları da aynı zihinsel iklimin parçası gibi duruyor. Arınç’ın son dönemde Erdoğan ve Abdullah Gül hatırlatmaları üzerinden yaptığı açıklamalar, eski defterlerin tamamen kapanmadığını gösteriyor. Bugün CHP cephesinde ise bambaşka bir tablo var.
Ekrem İmamoğlu davası, belediyeler üzerinden yürüyen yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat, imtiyaz ve haksız kazanç iddiaları muhalefetin “temiz siyaset” iddiasını ağır biçimde zorluyor. Elbette hukukta iddia hüküm değildir; fakat siyasette algı çoğu zaman mahkeme kararından önce hükmünü verir. İmamoğlu hakkındaki kapsamlı iddianame ve CHP’nin bunu “siyasi operasyon” olarak nitelendirmesi, meselenin sadece adli değil, doğrudan siyasi sonuçlar üreteceğini gösteriyor.
İmamoğlu depremi yaşarken, Muhittin Böcek ve Özkan Alım ile ilgili ahlak dışı gelişmelerin CHP üzerindeki baskı ve güven tartışmasını büyütüyor. İşte tam bu noktada yeni bir siyasi boşluk doğuyor. CHP, klasik yüzde 25-30 bandındaki sol-seküler tabanını korusa bile, geniş Türkiye sosyolojisini kucaklayacak yeni bir ittifak enerjisini kaybediyor. Millet İttifakı’nın eski heyecanı yok. İYİ Parti dağınık, CHP yıpranmış, DEM hattı ise kendi içinde Öcalan-Demirtaş ekseninde farklı stratejilerin gölgesinde.
Nitekim son dönemde Öcalan’ın Demirtaş’la ilişkilerin onarılması gerektiğine dair mesajlarının kulislere yansıması, Kürt siyasi hareketinde de çok katmanlı bir hesaplaşmaya işaret ediyor. Bu şartlarda asıl hamlenin merkez sağ ve muhafazakâr zemin üzerinden geleceğini düşünüyorum.
Saadet Partisi, Yeniden Refah, DEVA, Gelecek Partisi ve AK Parti’den kopmuş ama tamamen tükenmemiş isimler etrafında yeni bir “milli-muhafazakâr blok” arayışı ihtimal dışı değil. Hatta son günlerde Abdullah Gül ve Fehmi Koru merkezli yeni oluşum iddialarının konuşulması, bu kanaati daha da güçlendiriyor. Bu iddialarda Yeniden Refah, Saadet, Gelecek ve DEVA gibi partilerin aynı denklemde anılması dikkat çekici. Fatih Erbakan’ın benzer tabanlara hitap eden partilerin bir araya gelmesi halinde “sinerji” doğabileceğini söylemesi de bu zeminin tamamen hayal olmadığını gösteriyor.
Benim kanaatim şu; Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri yalnızca Erdoğan-CHP rekabeti üzerinden okunmayacak. Asıl mücadele, AK Parti’den kopan muhafazakâr seçmenin nereye yöneleceği üzerinden şekillenecek. Ekonomi, adalet duygusundaki aşınma, bürokrasideki yozlaşma, toplumsal çürüme ve yerelde oluşan rahatsızlıklar AK Parti’yi zorlayacak.
Fakat CHP’nin de bu dağınık haliyle Türkiye’nin tamamına güven veren bir iktidar alternatifi üretmesi kolay görünmüyor. İşte Abdullah Gül ismi tam bu boşlukta anlam kazanıyor. Gül; meydanların sert aktörü değil, kriz zamanlarının “makul seçenek” olarak parlatılabilecek ismidir.
Bülent Arınç, Fehmi Koru, Sadullah Ergin, Beşir Atalay, Nihat Ergün gibi eski yol arkadaşları ve merkez sağ hafızaya sahip figürlerle birlikte düşünüldüğünde, bu yapı bir rövanş hareketinden çok “AK Parti sonrası muhafazakâr restorasyon” denemesi olarak kurgulanabilir. Peki, Bu millet, Erdoğan’a karşı yine Erdoğan’ın eski yol arkadaşlarını mı tercih eder? Yoksa bu isimleri, geçmişin kırgın hesaplarını görmek isteyen ama geleceğe dair güçlü söz kuramayan aktörler olarak mı değerlendirir? Gördüğüm tablo şudur; CHP yıpranıyor.
DEM kendi iç dengeleriyle meşgul. İYİ Parti eski gücünde değil. AK Parti ise iktidar yorgunluğu ve ekonomik baskının ağırlığını taşıyor. Bu boşlukta yeni bir sağ blok arayışı kaçınılmaz hale geliyor. Ve bana göre Abdullah Gül, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sahaya doğrudan inmese bile, yeni muhalif muhafazakâr hattın gölge lideri, akıl hocası veya uzlaştırıcı adayı olarak yeniden gündeme gelebilir. Hülasa… Türkiye siyaseti yeni bir saflaşmaya hazırlanıyor.
Bu saflaşmada mesele sadece iktidar-muhalefet meselesi olmayacak. Mesele, muhafazakâr seçmenin Erdoğan sonrası arayışının kimler tarafından temsil edileceği meselesi olacak. Abdullah Gül ismi de tam bu yüzden yeniden konuşulacaktır. Çünkü Türk siyasetinde bazı isimler sahneden çekilmez; sadece perde arkasında sırasını bekler.
Hakkı Balcı/TİMETÜRK